| Feminizm |
|
|
| Yazı Index |
|---|
| Feminizm |
| Liberal Feminizm |
| Marksist Feminizm |
| Feminizm ve Varoluşçuluk |
| Radikal Feminizm |
| Psikanalizm ve Feminizm |
| Kapitalizmde Emekçi Kadınlar |
| Savaş ve Emekçi Kadınlar |
Kapitalizmde
Emekçi Kadınlar
"... toplumsal düzen, işçi için aile yaşamını hemen neredeyse olanaksız hale getirir... Koca gün boyu çalışır, belki karısı ve büyük çocuğu da çalışır, her biri ayrı bir yerde, ancak akşam ve sabah birbirlerini görürler; hepsi sürekli olarak içki içme kışkırtısıyla yüzyüzedirler; bu koşullarda nasıl bir aile yaşamı olabilir? Yine de emekçi bir aileden sakınamaz, bir aile içinde yaşamak zorundadır ve sonuç, hem çocukları hem ana-babayı moral huzursuzluğa iten süreğen aile geçimsizlikleri ve ağız dalaşıdır. Bütün ev görevlerinin, özellikle çocukların ihmal edilmesi İngiliz emekçileri arasına çok yaygındır ve toplumun varolan kurumlarınca çok güçlü biçimde teşvik edilmektedir. Bu yaban ortamında, bu ahlak bozucu etkiler altında büyüyen çocukların, efendi ve ahlaklı olmaları beklenmektedir!
Kadının çalışması kesinlikle ve zorunlu olarak aileyi çözüyor; aile temeline dayanan bugünkü toplumumuzda bu çözülme, en moral çökertici etkilerini ana-baba üzerinde olduğu kadar çocuklar üzerinde de gösteriyor. Çocuğuyla ilgilenecek, gerçekte pek az gördüğü çocuğuna hiç değilse ilk yıl alelade de olsa sevgi gösterecek vakit bulamayan anne, gerçek anne olamaz; çocuğuna karşı kaçınılmaz biçimde bir ilgilenmezlik içine girer, ona bir yabancı gibi sevgisizce davranır. Bu tür koşullar altında büyüyen çocuklar, aile yaşamının sonraki dönemlerinde bütün bütün çökerler; kendilerini hiçbir zaman evlerinde, aile ortamında hissetmezler; çünkü, ayrı kalmaya alışmışlardır, bu nedenle de işçi sınıfında ailenin genel çöküşüne onlar da böylece katkıda bulunrlar. Buna benzer biçimde, ailenin çöküşünü ortaya çıkaran bir başka neden çocukların çalışmasıdır. Ailelerine malolduklarından daha fazla haftalık kazanacak duruma geldikleri zaman, ana-babaya, evde kalmanın karşılığı bir miktar para ödemeye başlarlar, geri kalanını kendilerine saklarlar. Bu genelde ondört, onbeş yaşından itibaren başlar. Sözün kısası çocuklar kendilerini ailenin egemenliğinden kurtarırlar ve baba ocağına bir tür pansiyon gibi bakar olurlar; tabi işlerine geldiği zaman baba ocağı olur, işlerine gelmediği zaman pansiyon.
Birçcok durumda, kadının çalışması aileyi tümden dağıtmaz, ama tepetaklak eder. Ailenin geçimini kadın sağlar; baba evde oturur, çocuklara bakar, evi temizler, yemek pişirir... Öteki toplumsal koşulların aynı kaldığı bir durumda, aile-içi ilişkilerdeki bu ters-yüz oluşun emekçi erkeklerde yarattığı öfkeyi tahmin etmek kolaydır...
Fabrika sisteminin kaçınılmaz olarak getirdiği, kadının kocası üzerindeki egemenliği insani değilse, kocanın karısı üzerinde geçmişteki üstünlüğü de insani değildi. Eğer şimdi kadın üstünlüğünü ortak malların tümünü değilse, daha büyük bir kısmını sağladığı gerçeği üzerine oturtabilirse, bundan çıkarılabilecek zorunlu sonuç, aile üyelerinden biri, saldırgan bir biçimde daha büyük katkıda bulunmakla böbürlendiğine göre, bu mülkiyet toplumunun doğru ve ussal bir toplum olmadığı sonucudur. Bugünkü toplumumuzun ailesi böyle çözülüyorsa, bu çözülüş, ailenin temelindeki bağın, aile sevgisi değil, öyleymiş gibi görünen bir mülkiyet toplumunun eteği altında sırıtan özel çıkar olduğunu gösterir. Pansiyon ücreti ödemeyen çocukların, işsiz kalan ana-babalarını desteklemeleri durumunda o çocuklar açısından aynı ilişki ortaya çıkmış olur.
Fabrika Soruşturma Komisyonu Raporunda Dr. Hawkins, bu ilişkinin yeterince yaygın olduğunu ve Manchester'da felaket halinde olduğunu belirtmektedir. Bu durumda, evin efendisi çocuklardır, tıpkı, bir önceki durumda kadının oluşu gibi. Ve lord Ashley, konuşmasında bir örnek vermektedir. Bir baba, birahaneye giden iki kızını azarlayınca, kızlar kendilerine emir verilmesinden usandıklarını söylemişler, "Allah belanı versin, sana biz bakıyoruz" demişlerdir. İşlerinden kazandıkları parayı kendilerine saklamak için aile evini terketmişler, ana-babalarını kendi kaderlerine bırakmışlardır.
Fabrikalarda büyüyen evlenmemiş kadınlar, evlenenlerden daha iyi durumda değildirler. Apaçıktır ki, dokuz yaşından itibaren fabrikada çalışmaya başlayan bir kız, ev işlerinden anlayabilecek bir durumda olamaz; bunun doğal sonucu, kadın işçiler, evi çekip çevirmede deneyimsizdirler."
F. Engels,
İngiltere'de
Emekçi Sınıfların Durumu,
Sol Yayınları, Ekim 1997, s. 207-210.
Üye Yorumu (1) |
|
![]()
07-03-2008 19:43, şiirin 'karşı' dili 'kadınlar çok uzakta. "iyi geceler" kokar çarşafları. masaya ekmek koyarlar yokluklarını hissetmeyelim diye. sonra anlarız suçun bizde olduğunu. sandalyeden kalkıp "bugün çok yoruldun," deriz ya da "boş ver, lambayı ben yakarım." kibriti çaktığımızda, o yavaşça döner ve tarifsiz bir dikkatle mutfağa yönelir. sırtı nice ölülerle, kamburlaşmış, hüzünlü bir tepe-aileden ölüler, onun ölüleri, senin kendi ölümün. adımlarının gıcırtısını duyarsın eski döşemede, bulaşık telindeki tabakların ağlayışını duyarsın sonra da treni, askerleri cepheye götüren.' diye yazar ritsos 'kadınlar' şiirinde.. 'karşısında durduğumuzun hiçbir önemi yok artık' diyor yazgı kısa bir yazısında. meselem 'feminizm' başlıklı bu tarihsel ve 'iyi' yazıya şiir dilinden bakmak. yahut egemen olduğu iddia edilen(!) erkek dilini şiirle yalamak(?) ama karşımıza bi ayna tutup aynanın karşısındakini görmeyi neden denemiyoruz. sorusundan dökülen kısa bi iç yazı belki de. ne-ye karşıyız biz-ler!e bakışa bi başlık(kim bilir) bizi karşıtına dönüştürene karşı olmakla kendimize mi karşı oluveriyoruz. 'karşıtın tezatı' var mı diye soruverirler adam kadına!' iki değil dört değil bin yanları vardı değerlerken birbirlerine' der fazıl hüsnü. tam da karşı olduğumuzu iddia edebileceğimiz bir egemenlikle. ne güzel der. çoğul olanın dili iledir konuştuğu şiir ki şunu da söyler: ' soyuna soyuna kimse yok gibiydiler' erkeğin mi karşısındayız. erkek egemen(!) bir dilin mi. o dili erkekten daha çok onaylayan ve yine erkeğe erkek tarafından sunulan ve kadının kadın olarak bi türlü var olamadığı sistem(!)e mi. şiire mi karşıyız. şiirde erkek egemenliğine mi. dile mi karşıyız. dil ile mi karşıyız. ama neden karşıyız! evet karşıyız derken 'yapıp ettiklerimizin, yazıp çizdiklerimizin, saçımızın, gözümüzün, tenimizin, dilimizin' yani bize ait olan dişil pek çok şeyin erkek tarafından onaylanmasını, övülmesini, kutsanmasını deli gibi istiyor muyuz. kadınlar bizi sevmese de olur mu. beğenmese de olur mu bi kadın başka bi kadını. yoksa kıskanması yeterince yeterli mi. bu yorumlar elbette tarih içinde pek çok 'bedel' ödenerek martın sekizini '8 mart' 'emekçi' kadın günü yapan o inanılmaz deneyimleri canı gönülden sahiplenerek yazılmış yorumlardır. ama işin 'bu gün' yani martın sekizinde yani ikibinsekizin sekiz martında hazır kış da bitmişken, hazır çimenler sevişgen kıvama gelmişken(!) şiir diline de bulaştırmalı. 'erkek egemendir' dediğimiz her yerde: ama nerede egemen? neden egemen? kime egemen? vb sorulur sorulmalıdır iddia eden tarafından: ya şiirde? erkeğe şiiri yazdıran, erkeğe şiir yazdıran o eril duygu.'erkek göğsünün güzelliğini, bacak aralarını birkaç kişi dışında, rahat bir dille yazabilen şair kadın, nerdeyse yok gibidir' diyor betül tarıman bir yazısında. ama neden diye sormak da kadına düşüyor zaten. yanıtta kadında gizli. yahut yanıt: gizlenen kadında. oysa berger'in şu sevdiğim sözü gizli eril anlamı içinde önemlidir:'kadın görünür' şimdi şiire baktıkta: atila ilhan-a 'ne kadınlar sevdim zaten yoktular yağmur giyerlerdi sonbaharla bir azıcık okşasam sanki çocuktular bıraksam korkudan gözleri sislenir' dedirten kadındır. edip cansever: "dudaklarımı aldı, dudaklarımı taşırdı köpüren sütler gibi taşırdı köpükler içinde kaldım - mevsim her zamanki gibi yazdı - birden beyaz bacaklarını gördüm sonra her şeyi gördüm o her şeyi ben ilk defa gördüm ses çıkarmadım ses çıkarmadım, köpüren sütler gibiydik beni yeniden öptü, üstüne çekti beni köpüren sütler gibiydik limonlar beyazlandı." diye yazar limonluktaki yangınında. yine bi kadındır şiirin rengi. 'içtim o bin yıllanmış testiden, içtim, içtim, örtüler arasında yeryüzü beğenisiyle ayışığını paylaşırdı bacakları, öptüm ayak parmaklarını, öptüm, öptüm' derken süreya o inanılmaz zekasını işleten şeyin kadın olduğunu ele verir gibidir. özdemir ince: "bir deniz mavisi sürmüş ki memelerinin arasına insanın ağzı tuz ve yosun kokusuna bulanıyor bir muz soyarmış gibi soyuyorum onu kabuklarından bir güneş duruyor orada göbeğinin üstünde sislerin arasında ve aşağıya doğru nefis bir uçurum çok yükseklerden düşen çavlanın susuzluğu' der. bu şiir kadın bedeninin meta(!) olması diline bir örnek olabilir söylemde. lakin şiir ille de imge yaratacaksa ve imge estetikle sunulacaksa: buna da örnek olabilir. 'artık ben ne günah olsa işlerim, yumuşak yastığa geçti dişlerim, bir an kadar sürdü can verişlerim, ey kadın, bu akşam sana da doydum' derken necip fazıl: havva ve adem ile başlatılan tarihi ve günahı anlatır gibidir. yani ille de o elmayı yemeliydik. çünkü dişlerimiz vardı. ve cahit külebi serinlik olarak görür o 'karşı' olanı. egemen dil ile de ne güzel(?) anlatır: "güneşli çayır pınarlardan içiyorum seni ince ve mavi bileklerinden, kısrak memelerinin gürlüğünde sabah bahçelerinin serinliğinden." (cahit külebi) bu örneklere rağmen sylvialarda vardır ki: yürek titretirler çığlık atarken: 'doğrulurum kızıl saçlarımla/ ve çıtır çıtır adam yerim' |
| Sadece kayitli kullanicilar bir Makaleyi yorumlayabilir. Lütfen ücretsiz üye olun veya giriş yapın. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



(0 Oylama)








