Leibniz Yazdır E-posta

Leibniz
Frank Thilly

 

1. Alman Ekininin Doğuşu
Felsefe on sekizinci yüzyılı önceleyen yüzyıllar boyunca Almanya’da çok az ilerleme yaptı. Reformasyonu ve Otuz Yıl Savaşlarını (1618-1648) izleyen verimsiz tanrıbilimsel çekişmeler Bilim ve felsefenin gelişimine elverişli değildi. İngiltere’de Shakespeare, Bacon, Milton ve Locke’u, Fransa’da Montaigne, Corneille, Racine, Molière, Pascal ve Descartes’ı üreten süreç Luther’in ülkesinde düşük bir ekinle karşılaştı. Alman dilinin kendisi yazınsal bir araç olarak ölmüş görünüyordu: yüksek sınıflar Fransızca konuşuyor ve bilginler henüz Latince’de yazıyorlardı, — yalnızca sıradan insanlar anadili kullanıyorlardı. Fransız paternalistik modelleri tarzında örneklenen ve Fransız göreneklerine öykünen sayısız saray yoluyla Almanya’ya Fransız ekini getirildi. Almanya’nın bağımsız bölgesel prensliklere bölünmesiyle birlikte ulusalcılık ruhu geriledi ve Almanlar Alman adından utanır oldular. Üniversiteler modern düşünceleri yaymada hiçbir rol üstlenmediler — ve bu bakımdan İngiltere ve Fransanınkilere benzerler; yeni bilim ve felsefe üniversitelerin dışında gelişti ve eğitimli yüksek toplum tarafından yüreklendirildi. Yeni ekinin Almanya’daki ilk büyük temsilcileri şunlardı: doğal tüze kuramını savunan Samuel Pufendorf (1632-1694), Alman dilindeki ilk dergiyi yayımlayan ve Almancada ders veren ilk kişi olan — Leipzig üniversitesinde — Christian Thomasius (1655-1728), ve matematik, tüze bilimi ve felsefede sivrilen Leibniz. Spinoza ve Leibniz’le yazışan Walter von Tschirnhausen (1651-1708) matematiksel yöntemi kabul etti, ama tüm çıkarsamaların deneyim olgularıyla başlamaları ve doğrulamalarını deneyimde bulmaları gerektiğine inandı. Almanya’da modernizmin önderleri olan tüm bu düşünürlerin öncülüğünü yaptıkları Aydınlanma daha şimdiden İngiltere ve Fransa’da tohum atmaya başlamıştı ve Lessing, Goethe ve Kant’ın ülkesinde varsıl bir hasat kaldırmaya yazgılanmıştı.


2. Sorun
Descartes iki ayrı açıklama ilkesi varsayar, beden ve anlık; bunların özsel yüklemleri sırasıyla uzam ve düşüncedir. Spinoza bir tek evrensel töz ileri sürer, ama bu hem uzamlı hem de düşünen olarak tasarlanır. Her iki felsefeci de fiziksel ve ansal alanları saltık olarak kapalı iki dizge olarak görürler; Descartes’ın ayrıldığı nokta onun insan beyninde tek bir noktada bu ikisi arasındaki etkileşime izin vermesidir. Fiziksel yandaki herşey fiziksel olarak açıklanır: her iki felsefeci için de cisimsel Evren bir düzenektir. Düzeneksel açıklama ayrımsızca hem modern felsefeciler hem de modern doğa bilimciler tarafından kabul edildi. Bununla birlikte, üniversitelerin çoğunda başat olan felsefi-tanrıbilimsel skolastik dizgelerden güçlü bir karşıtlık gördü ve dünyadaki tanrısal amacı hesaba katmayı başaramayan tanrısız bir öğreti olarak kınandı. Öncelleri gibi Leibniz de üniversitede skolastik felsefe ile tanıştı ve gençliğinde Protestan okulcuların geleneksel dünya görüşünü onayladı. Ama modern felsefe ve bilim incelemesi ve özellikle sonsuz küçüklükler kalkülüsünü bulması düşüncesinde önemli bir ilerlemeye neden oldu ve modern bilim ve felsefenin başarımlarına olduğu gibi Hristiyan-skolastik kurgudaki değerli öğelere de hakkını verecek bir kuramın zorunluluğunu gösterdi, — bir dizge ki, kısaca, düzenekselcilik ile erekbilimi, doğal bilim ile tanrıbilimi, modern felsefe ile eski felsefeyi uzlaştıracaktı. Ve öğretmeni matematikçi Jena’lı Weigel bir dünya görüşü oluşturmak için harcayacağı sonraki tüm çabalarının temeli ve yönlendirici ilkesi olarak kalan bir anlayışın gerçekliğine onu inandırmıştı: evrenin uyumuna ilişkin Pisagorcu-Platoncu anlayış. Leibniz evrenin matematiksel ve mantıksal ilkeler tarafından yönetilen uyumlu bir bütün olduğu, bu yüzden matematik ve metafiziğin temel bilimler ve tanıtlama yönteminin ise doğru felsefe yöntemi olduğu düşüncesini hiçbir zaman terketmedi.

 

Gottfried Wilhelm Leibniz (1646-1716) Leipzig’de doğdu; doğduğu kentin üniversitelerinde, Jena ve Altdorf’da tüze, felsefe ve matematik okudu; tüzebilimi doktorasını yirmi yaşındayken Altdorf’dan aldı. Öğretmenleri arasında ünlü Christian Thomasius’un babası Jacob Thomasius ve E. Weigel vardı. Elektörlüğün yasal işleyişinin reformuyla uğraştığı Mayence’de bir konukluktan (1670-1672) ve Paris’te diplomatik bir görevden (1672-1676) sonra, saray danışmanı ve kütüphaneci olarak Hanover’e çağrıldı ve ölümüne dek (1716) bu görevi sürdürdü.

Çoğu bilimsel dergilerde yayımlanmış Latince, Fransızca ve Almanca kısa denemelerden ve özel mektuplardan oluşan yazıları arasında şunlar bulunur: Bilgi, Gerçeklik ve İdealar Üzerine Meditasyonlar [Meditationes de cognitione, veritate et ideis], 1684; Cisimlerin Özünün Uzamlı Olandan Oluşup Oluşmadığı Üzerine Mektuplar [Lettres sur la question si l'essence du corps consiste Dans l’étendue], 1691; Yeni Doğa Dizgesi [Nouveau système de la nature], 1695; İnsan Anlama Yetisi Üzerine Yeni Denemeler [Nouveaux essais sur l'endentement humain] (Locke’un Denemeler’ine, 1704, karşılık olarak; ilk yayım 1765); Doğanın Kendisi Üzerine [De ipsa natura], 1698; Teodise Denemeleri [Essais de Theodicée], 1710; Monadoloji [La monadologie], 1714; Doğanın ve Kayranın İlkeleri [Principes de la nature et de la grâce], 1714.


3. Kuvvet Kavramı
Leibniz yeni bilimin varsayımlarını inceledi ve yetersiz buldu. Fiziğin olgularının bile yalnızca uzamlı cisimler ve devinim[[Leibniz]] önsavı yoluyla doyurucu biçimde açıklanamayacağını anladı. Descartes devinim niceliğinin değişmez olduğunu öğretmişti. Ama cisimler dinginliğe geçer ve cisimler devinmeye başlarlar: devinim yitiriliyor ve kazanılıyor gibi görünür. Bu süreklilik ilkesini, doğanın sıçramalar yapmadığı ilkesini çiğneyecektir. Devinim sona erdiği zaman kalan birşey, bir devinim zemini olmalıdır: bu kuvvettir, ya da conatus, ya da cismin devinme ve devinimini sürdürme eğilimidir; ve kuvvet nicelikte değişmezdir. Bu yüzden, edimde bulunmayan, kuvvet anlatımı olmayan hiçbir töz yoktur: edimde bulunmayan varolmaz; ancak Edimsel olan olgusaldır. Dolayısıyla, cismin özsel yüklemi uzam değil ama kuvvettir. Bu yüzden yine, devinimin sakınımı yasası kuvvetin ya da erkenin sakınımı yasasına yol vermelidir. Uzamın cismin özsel bir yüklemi olamayacağının bir başka tanıtı uzamın bileşik doğasında bulunur: parçalardan oluşmuş olan şey birincil bir ilke olamaz. Yalın birşey gereklidir, ve kuvvet böyle yalın, bölünmez bir olgusallıktır.

Leibniz felsefesinde, geometrik ya da duruk doğa anlayışının yerine dinamik ya da enerjik görüş geçirilir. Cisimler uzam nedeniyle varolmazlar, ama uzam cisimler (kuvvetler) nedeniyle varolur; kuvvet olmaksızın, dinamik cisimler olmaksızın hiçbir uzam olamazdı. Descartes’a göre cisimlerin varoluşu uzamı öngerektirir; Leibniz’e göre ise uzam cisimlerin ya da kuvvetlerin varoluşunu öngerektirir. Kuvvet “düzeneksel dünyanın pınarı” ya da kaynağı, düzeneksel dünya ise kuvvetlerin duyulur görüngüsüdür. “Uzam cisimde bir özelliği, bir yüklemi, ya da kendini genişleten, kendini yayan ve kendini sürdüren bir doğayı öngerektirir.” Cisimde tüm uzamı önceleyen bir kuvvet vardır. İçine-işlenemez ya da sınırlanmış olarak, ya da özdek olarak görünmesi cisimdeki direnç kuvveti dolayısıyladır. Her kuvvet birimi ruh ve özdeğin, etkinlik ve edilginliğin bölünmez bir birleşmesidir; ayrıca kendini sınırlayan ya da direnç gücü de taşıyan örgütleyici, kendini belirleyen, amaçlı bir kuvvettir.

Öyleyse uzay Leibniz tarafından kuvvetlerin uyumlu birarada varoluşunun sonucu olarak anlaşılır; bu nedenle uzayın saltık varoluşu yoktur, şeylere görelidir ve onlarla birlikte yitecektir, — içinde şeylerin varolduğu hiçbir saltık uzay yoktur. Kuvvetler uzaya bağımlı değil, ama uzay kuvvetlere bağımlıdır. Bu yüzden, şeyler arasında ve şeyler ötesinde hiçbir boş uzay olamaz: kuvvetlerin edime son verdikleri yerde dünyanın sonu gelir.


4. Monadlar Öğretisi
Öyleyse cisim bir yalın kuvvetler çoğulluğudur. Varolan birçok şey olduğu için, doğada tek bir tekil kuvvet değil ama sonsuz sayıda kuvvet vardır; bunların her biri bir tikel, bireysel tözdür. Kuvvet bölünemezdir, ya da yalındır, bu yüzden özdeksel olmayandır, uzamsızdır. Yalın tözler ya da kuvvetler Leibniz tarafından metafiziksel noktalar, biçimsel atomlar, özsel biçimler, tözsel biçimler ya da monadlar, birimler olarak adlandırılırlar. Fiziksel noktalar değildirler, çünkü fiziksel noktalar yalnızca sıkıştırılmış cisimlerdirler; matematiksel noktalar değildirler, çünkü matematiksel noktalar “gerçek” noktalar olsalar da “olgusal” değil ama yalnızca “görüş noktaları”dırlar. Ancak metafiziksel noktalar gerçek ve olgusaldırlar; onlar olmasaydı olgusal hiçbirşey olmazdı, çünkü birimler olmasaydı hiçbir çokluk olamazdı. Dahası böyle kuvvet-atomları bengi olmalıdırlar: yokedilemezler, — onları ancak bir tansık yokedebilir, — ne de yaratılabilirler: monadlar ne doğar ne de yokolurlar. Leibniz’in bireysel etkin tözsel biçimler üzerine kendisiyle birlikte üniversiteden getirdiği kökensel skolastik anlayış böylece bireysel kuvvetler öğretisine dönüştürülür.

Cisimler dünyasının sonsuz sayıda dinamik birimlerden ya da özdeksel-olmayan, uzamsız, yalın kuvvet birimlerinden oluştuğunu artık biliyoruz. Bu ilke konusunda başka ne söyleyebiliriz, onu nerede inceleyebiliriz? Kendimizde. Böyle yalın, özdeksel-olmayan bir tözü kendi iç yaşamımızda buluruz: ruh böyle bir tözdür. Onun açısından doğru olan herşey bir ölçüde tüm monadlar için de doğru olacaktır. Andırım yoluyla uslamlamada bulunarak Leibniz monadları tinsel ya da ruhsal kuvvetler olarak yorumlar. Onlarda duyumlarımızı ve eğilimlerimizi (çaba, istenç) andıran birşey vardır; monadlarda “algı” ve “itki” [‘‘perception’’ and ‘‘appettition’’] vardır. Kendini insan anlığında anlatan aynı ilke bedende, bitkide ve hayvanda da etkindir. Her yerde kuvvet vardır, hiçbir yerde boşluk yoktur; her özdek parçası bitkilerle dolu bir bahçe gibidir; tüm özdek en küçük parçalarına dek canlıdır, dirimlidir.

Ama taşta, giderek bitkide bile anlık nasıl bulunabilir? Tamam ama, der Leibniz, anlık taşta, bitkide ve insanda saltık olarak aynı değildir. Descartes’a göre anlıkta bilinçsiz, özdekte uzamsız hiçbirşey yoktur. Bununla birlikte, fiziğin olguları doğanın özsel olarak özdeksel-olmayan [immaterial] olduğunu gösterir, ve ruhbilimin olguları anlığın özsel olarak bilinçsiz olduğunu gösterir. Cisim ile uzam özdeş terimler değildirler; ve anlık ile Bilinç özdeş terimler değildirler. Anlık algılardan ve eğilimlerden oluşur. Bu algılar değişik monadlarda açıklık ve seçiklik bakımından ayrım gösterirler; gerçekten de, insan anlığının kendisi değişik açıklık düzeylerindeki algıları göz önüne serer. Bir nesneye dikkatlice yöneldiğimde dikkat yöneltilen öğeler açıkça ve seçikçe belirirken, çevredeki parçalar hiç ayırdedilemez olana dek sürekli bulanıklaşır ve seçikliklerini yitirirler. Bir nesne dikkatimin odağından uzaklaştıkça küçülür ve silikleşir. Öyleyse duru algılar ve bulanık algılar vardır; sonrakiler “küçük algılar,” perception petites olarak adlandırılırlar. Duyum okyanusun dibindeki her bir ayrı dalganın deviniminin ürettiği değişik öğeleri ya da küçük algıları ayırdedemez ve yine de bu ayrı etkilerin her biri duyumda içerilir. Tıpkı monadda değişik açıklık düzeylerinin bulunuşu gibi, monadlar da aralarında algılarının açıklığı bakımından ayrılırlar. En düşük monadlarda uykuya benzer bir durum içinde herşey bulanık ve karışıktır; bir tür koma durumu içinde varolurlar: böyle uyuma yaşamını bitkilerde görürüz. Hayvanlarda bellek ile birlikte olan algı, e.d. bilinç vardır; insanda bilinç daha da açık olur; burada “iç durumun yansımalı bilgisi” olduğundan tamalgı ya da özbilinç olarak adlandırılır.

Her monadın algı ya da temsil gücü vardır; bütün evreni algılar ya da temsil eder ve anlatır. Bu anlamda monad minyatür bir dünyadır, bir küçük evrendir; “evrenin yaşayan aynası,” yoğunlaşmış bir dünya, kendinde bir dünyadır. Ama her bir monad evreni kendi yolunda, kendi bakış açısından, değişik açıklık düzeyleriyle temsil eder; sınırlıdır, bir bireydir ve dışında başka bireyler vardır. Monad yükseldikçe dünyanın kendine düşen parçasını daha açıkça ve seçikçe algılar, anlatır ya da temsil eder; ona en yakın monadları, ya da kendi bedenini en açık olarak temsil eder. Bu öğretiden “her cismin bütün evrende yer alan herşeyi duyumsadığı” çıkar, “öyle ki, herşeyi gören biri, zamanda ve uzayda uzak olanı şimdide algılayabildiği için, başka her yerde olmakta olanı ve dahası, olmuş olan ve olacak olan herşeyi okuyabilirdi.”

Dahası, monadlar en aşağı olandan en yüksek olana dereceli bir ilerleme dizisi oluştururlar. Evren dereceli olarak artan bir açıklık ölçeğindeki sonsuz sayıda monaddan oluşmuştur, ve birbirine sağın olarak benzeyen iki monad yoktur; eğer olsaydı, ayırdedilmeleri olanaksız olurdu (ayırdedilmezler ilkesi). Doğada sıçramalar yoktur, en aşağıdan en yukarıda olana çizgide kopmalar yoktur; örgensel-olmayan özdeğin en donuk parçasından Tanrıya dek sonsuz küçük ayrımların sürekli bir çizgisi vardır. Evrende hiçbirşey ıssız, hiçbirşey verimsiz, hiçbirşey ölü değildir. Tanrı en yüksek ve eksiksiz monad, arı etkinlik (actus purus), kökensel monad, monadlar monadıdır. Süreklilik ilkesi böyle en yüksek bir monadı gerektirir.

Spinoza tek bir evrensel töz, Leibniz ise sonsuz sayıda töz kabul eder. Descartes da bir tözler çoğulluğunu varsayar, ama onun tözleri özde birbirlerine taban tabana karşıttırlar (anlık ve özdek); Leibniz’in kuvvetleri ise özsel olarak benzerdirler. Atomculara göre de birçok türdeş olgusallık vardır, ama özdekseldirler; oysa Leibniz’e göre tinseldirler. Platon’un ideaları gibi Leibniz’in ilkeleri de bengi amaçlardırlar, ama şeylerdedirler, Aristoteles’in öğrettiği gibi: monadlar entelekyalardır. “Beni anlamanız için,” diye bildirir Leibniz, “Demokritos, Platon ve Aristoteles’i anlamalısınız.” Gençlik günlerinde yalnızca tikel şeylerin olgusal olduğunu, evrensellerin olgusal temellerini tikellerde bulduklarını ve Tanrının anlığı dışarda tutulursa, tikellerden ayrı varolmadıklarını kabul etmişti. Bu bireyselci ve çoğulcu anlayışı hiçbir zaman bırakmadı; gerçekten de bütün evreni sonsuz sayıda bireysel varoluşlara böldü ve her birini tinsel bir kendilik yaptı.

Her monad Evrim sürecindedir ve içsel zorunlukla doğasını olgusallaştırır. Dışardan belirlenmez; herhangi birşeyin girebilmesini sağlayacak pencereleri yoktur; olacağı herşey onda gizil ya da örtüktür. Bu süreklilik ilkesinden zorunlu olarak çıkar: monadda her zaman orada olmamış olan hiçbirşey olamaz ve onda şimdi bulunmayan hiçbirşey ona hiçbir zaman giremez. Onda önceden oluşmuş olanı ortaya seren bir dizi evrim aşaması içersinden geçer. Bütün insan soyu Adem’in tohumunda ve Havva’nın yumurtalarında önceden oluşmuştu. Gelişmiş Birey tohumda varoldu, minyatürde, dölütte önceden oluştu. Monaddaki hiçbirşey yitemez, herşey sonraki evrelerde saklanır ve gelecek evreler öncekilerde önceden belirlenirler. Bu yüzden her monad “geçmiş ile yüklüdür” ve “geleceğe gebedir.” Bu ön-oluşum öğretisi (kapsanma kuramı) Leibniz’in dönemindeki dirimbilimcilere (Leuwenhoek ve Swammerdam) ortaktı. 1759’da Caspar F. Wolff tarafından geliştirilen epigenesis kuramı (‘‘ilksel olarak türdeş bir tohumdan örgenlerin ilerleyici oluşumu ve ayrımlaşması’’) bu öğretiye karşıydı; ama bu sonraki anlayış 1859’da Darwin’in Türlerin Kökeni adlı yapıtının çıkışına dek genel kabul görmedi.

Örgensel ve örgensel olmayan cisimler arasındaki ayrım şöyle betimlenir: Her ikisi de monadlardan ya da kuvvet özeklerinden oluşmuştur, ama örgenlik bütün bedenin bir görüntüsünü temsil eden ya da karşısında bulan ve çevresindeki monadların yönetici ilkesi olan özeksel bir monad, bir “kraliçe monad,” bir ruh taşır. Örgensel-olmayan cisimler bu yolda özekselleşmiş değildirler, onlar salt bir monadlar yığınından ya da toplağından oluşurlar. Cisimler yükseldikçe daha örgütlü olurlar, ve daha yüksek örgenlik iyi-düzenlenmiş bir monadlar birleşimi oluşturur.

Bu anlık ve beden ilişkisi sorununu imler. Özeksel monad bedenini nasıl etkiler? Aralarında etkileşim varsayabilirdik, ama Leibniz daha önce bize monadların pencerelerinin olmadığını, dışardan etkilenemediklerini ve üzerlerinde edimde bulunulamadığını söylemiştir. Tanrının hem bedeni hem de anlığı yarattığı ve her birinin eylemlerini, saat yapıcısının saatlerini ayarlaması gibi, birbiriyle eşzamanlı olacak şekilde ayarlıyor olduğu biçimindeki vesileci öğreti de yadsınır. Leibniz’in açıklaması Tanrının anlıkları ve bedenleri yaratırken onları daha başından ikisi birlikte gidecek bir yolda ayarlamış olduğudur: ruh ve beden arasındaki ilişki Tanrı tarafından bir önceden-saptanmış uyum ilişkisidir. Nedensel etkileşim söz konusu değildir. Ansal ve fiziksel durumlar arasında bir koşutluk ya da biraradalık vardır: bu anlamda beden ruhun özdeksel anlatımıdır. Bununla birlikte bedenin kendisinin her biri örgensel olan ve doğasının önceden kararlaştırılmış yasasıyla uyum içinde davranan sayısız monad ya da ruhsal kuvvetten oluştuğu unutulmamalıdır. “Ruhlar istek, erekler ve araçlar aracılığıyla sonsal nedenlerin yasalarına göre davranırlar. Cisimler etker nedenlerin ya da devinimlerin yasalarına göre davranırlar. Ve bu iki alan birbiriyle uyum içindedir.” Başka bir deyişle, örgensel cisim ve onun en küçük parçaları Tanrı tarafından önceden oluşturulmuştur: “tanrısal otomatlar” ya da “tanrısal düzenekler”dirler.

Bu düşünce bir bütün olarak evreni kucaklayacak denli genişletilir. Tüm monadlar bir örgenliğin parçaları gibi birlikte davranırlar, her birinin yerine getireceği kendi işlevi vardır. Herşey nedensel olarak ilişkilidir, ama nedensellik Tanrı tarafından önceden belirlenmiş birarada değişimlerden, parçaların uyumlu bir eyleminden daha çoğunu anlatmaz. Başka bir deyişle, Tanrı evrenini öyle bir yolda düzenlemiştir ki evren Tanrının araya girmesi olmaksızın işler: her monaddaki her durum o monaddaki önceki durumun etkisi olarak ortaya çıkar ve tüm Öteki monadların durumlarıyla birlik içinde davranır. Evrendeki uyum baştan sonadır. Doğadaki herşey fiziksel alanda bir yasa, düzen, biçimdeşlik bulunduğu anlamında düzeneksel olarak açıklanabilir. Ama bütünün tasarı daha yüksek bir nedeni gösterir: Tanrı tüm olup bitenin enson nedenidir. “Düzenekbilimin kaynağı metafizikte yatar” ilkesi Leibniz’in dizgesinin başına koyduğu temel ilkedir.

Doğa yasalarının, devinim yasalarının zorunluluğunu tanıtlayamayız; bunlar mantığın, aritmetiğin ve geometrinin yasaları gibi zorunlu değildirler. Varoluşları yararlıklarına bağımlıdır ve bu da temelini Tanrının bilgeliğinde bulur. Tanrı onları amacının olgusallaşma yolları olarak seçmiştir, bu nedenle dünya varoluşunu Tanrının anlığındaki amaca borçludur: Tanrı ikincil ya da etker nedenleri araç olarak kullanan sonsal nedendir.

Burada düzenekbilim ile erekbilimin söz verilen uzlaştırılmasını buluruz. Doğa amaç kavramı getirilmeksizin açıklanabilir, ama düzeneksel felsefe bizi Tanrıya götürür, çünkü evrensel fizik ve düzenekbilim ilkelerini tanrısal amaç olmaksızın açıklayamayız. Din ile us böylece uyum içine getirilir. Fiziksel doğa krallığı ile ahlaksal kayra krallığı, e.d. tüm ussal ruhlar ile Tanrının kendisi arasında da bir uyum vardır. Ruhlar Tanrının eşlemleri, kendi alanlarında küçük tanrılıklardırlar; insanın usu türde Tanrının usuna benzer, gerçi ondan düzeyde ayrım gösterse de. İnsanın amacı da Tanrınınkiyle uyumludur. Bu yüzden bir tinler krallığımız ya da birliğimiz, bir ruhlar uyumumuz vardır. Bu fiziksel krallıkla karşıtlık içinde bir Ahlak krallığıdır, — Leibniz’in verdiği adla bir kayra krallığı. Ama ikisi arasında, evren düzeneğinin mimarı Tanrı ile tanrısal tinsel Devletin tekerki Tanrı arasında bir uyum vardır.


*Leibniz metafiziksel tartışmalarında monadları bengi tözler olarak tanımlar, ama bir monadı yalnızca bir tansığın yokedebileceğini