Niçin Sinema Yapıyoruz Yazdır E-posta

Çev. Yalçın Onur

 

Libération, Mayıs 1987, Özel Sayı

 

JOHN HUSTON: Niçin olmasın!

 

ROBERT ALTMAN: Bu benim işim. Sorunun da çok aptalca olduğunu düşünüyorum. İçimden cevaplamak gelmiyor.

 

ROBERT BENTON: Yaşamımı başka türlü kazanmayı hiç beceremedim. Ama yapabilseydim de, başka bir şeyle uğraşmayı denemek istemezdim. Film çekmek, rüyalar aleminde yaşamak için para almak gibi bir şeydir. Bundan daha güzel bir şey olmadığı için film çektim.

 

JOHN CARPENTER: Gerçekten başka seçeneğim olmadığı için film çektim. Beni, iç dünyamı sinema yoluyla ifade etmeye iten bir güç var.

 

FRANCIS FORD COPPOLA: Başka filmler yapabilmek, bu arada da çektiğim filmlerin biriken borçlarını ödemek için film çekiyorum.

 

JONATHAN DEMME: Temel saplantılarımı, seslere ve görüntülere olan engellenemez bağımlılığımı film çekerek tatmin ediyorum. İnsan ilişkileriyle mucizeler yaratıp, hayatta kalabilmek için gerekli olan temel gereksinimlerimi karşılamamı sağlıyor.

 

SYDNEY POLLACK: Yanıtını bilmediğim bir sorunun iki ayrı nok-tasından hareket edip, cevaba ulaşmayı deneyerek film çekmeye başladım.Yani gerçeği bir yandan olaylardan yola çıkarak yakalamak ve bir de düşlediğiniz gerçeği yakalamak. Bunu iyi becerirseniz, her iki gerçeği de yakalarsınız.

 

MARTIN SCORSESE: En eski hatıralarım arasında ailemle sinemadan çıkışım vardır. Sinemaya girişte ayağınızı bastığınız o yumuşak halı, koltuklar, büfeden gelen güzel kokular ve tabii ki ekranın büyüsü... Kendimi güvende hissettiğim, düş kurabildiğim bir yer. O dönemde sinema bana ailemden bile daha yakındı. Sanırım bendeki bu film çekme dürtüsü, tüm yeniden canlanan tüm bu hatıraların etkisi sayesinde ve onlardan aldığım ilhamla düş kurabilmem sayesinde ortaya çıktı. Film çekmemin sebebi belki de bu kadar basittir. Kimbilir, belki başka sebepleri de vardır.
Çoğu zaman resim yapmak zorunda kalsaydım, gitar çalsaydım ya da ölüleri diriltebilseydim diye düşünürüm. Şüphesiz o zaman kendimi çok daha fazla tatmin etmiş olurdum. Tıpkı film karelerini birbiri arkasına ekleyen ve onları izlemekten çok büyük bir zevk alan bir bağımlı gibi. Bu düşünce beni her zaman çok etkilemiştir.

 

OLİVER STONE:

1- Çünkü bu, benim etrafımı çevreleyen ve içeri-sinde yaşadığım dünyayı keşfetme biçimim.
2- Çünkü bu yaptığım iş teknik ve artistik olanın görsel ve sözel olarak birleşmesidir.
3- Çünkü bir film tüm dünyada izlenir. Bütün dillerde, bütün halklarca, göreceli olarak kısa bir zamanda...Yani filmin dünyasal bir etkisi vardır.
4-Çünkü tüm Evren üzerinde sevgi,eğitim ya da tanışıklık sağlayan bir güç olabilir.
5-Çünkü dünyada sevdiğim her şeyin üzerindedir.

 

WOODY ALLEN: Filmlerin neden olduğu problemler zaten zihnimi meşgul ederek çok zamanımı alıyor ve bu durumda hayatın korkunç gerçekleriyle ilgili düşünecek fazla vaktim olmuyor.

 

JİM JARMUSCH: Eğer gerçekten yukarıdan bizim davranışlarımızı izleyen uzaylılar varsa, yaptığımız en gülünç şeyin sinema olduğunu düşünüyorlardır. Öncelikle ışığın etkisiyle filmlere "hayatın yeniden yapılandırılması" gibi bir takım görüntüler kaydediliyor. Ardından bu malzeme birçok pahalı, karmaşık ve kullanılamaz makineler marifetiyle yeni bir sürece sokulup işleniyor. Son olarak da o malzeme yeniden işlenip büyük ve karanlık salonlarda bekleyen izleyicilere gene eski püskü bir makine yardımıyla sunularak bu "yaşam taklidi" sahnelere tanıklık etmeleri sağlanıyor.
Gerçekten ne diye sinema yaptığımı bilmiyorum!

 

DAVİD LYNCH: Bir dünya yaratmak ve deneyler yapabilmek için...

 

ELIA KAZAN: Çünkü bana göre filmler yaşadığımız dünyanın dialogları gibidir.Hepimiz birbiri ardına bir şeyler söylüyoruz.
Zaman zaman benim de söyleyecek şeylerim oluyor ve bu sayede çıkıp lafımı ediyorum.

 

BLAKE EDWARS: Yetişkin bir insan olduğumdan bu yana ben de bu sorunun cevabını aramaktayım. Ama asla bulamadım. Kendimi memnun etmek için bu soruya cevap olarak, bu işi yapmayı çok sevdiğim için ve eğer yapmasaydım şu andaki gibi tamamen mutlu bir insan olamayacağım için film çekiyorum diyebilirim. Ve bir de şu ana kadarki faturalarımı ödemeye yarayan bir iş tabii ki. Bu sorunuza daha belirgin bir cevap isterseniz psikanalistimle konuşun ve ne cevap verdiğini bana da anlatın.

 

JAMES IVORY: Beni eğlendirdiği için, yoksa dünyayı değiştirmek değil. Bazen bu işin kötü örneklerinin, bazı insanları eğlendirdiği için. Sürekli film çekiyor olmamın nedeni bunun benim işim olması ve şu ana kadar asla başka bir iş sahibi olmamış olmam. Başka bir iş yaparak belki daha mutlu olabilir ya da o işi mutlu olmadan da yapabilirdim. Yazar ya da mimar olabilirdim ki bu iki meslek için de uygulamacının özel yeteneklere sahip olması gerekiyor. XVIII. Yüzyılın modasına göre bizim gibi eyleme yönelik insanların bir çok alanda faaliyet göstermesi gerekiyormuş -tarım, şiir, iş dünyası, politika-. Öyle sanıyorum ki günümüzde bu adamların yerini biz yönetmenler dolduruyoruz. (birisi yönetmenler için günümüzün çılgın imparatorları demişti)
Sinema yönetmeni olduğumu düşünüyorum, çünkü bu meslek sayesinde olgunluk çağlarınızda bile çocukluk fantezilerinizi ve o zamanların oyun oynama zevkini hayata geçirebiliyorsunuz. Çocukluğumun en güzel zamanlarını okuldan ve teneffüs saatlerinden uzakta,evimin arka bahçesinde ya da evin içinde kendi yarattığım ve hayalgücümün bir ürünü olan bir dünyayla ve bu dünyanın olay ve insanları arasında geçirdim. Eğer arkadaşlarım benim yarattığım bu ortamda oyuncu olmak istemez ve bana katılmazlarsa ben de kızkardeşimin oyuncak bebeklerinden, ipte asılı mandallardan, plastik askerlerden, çiçeklerden ve taşlardan faydalanırdım.Babam bana tüm ayrıntıları düşünülmüş bir tiyatro inşa etmişti: Aşağıdan yukarıya doğru çekilebilen perdesi, dekorları ve benim tarafımdan tasarlanan diğer aksesuarlarıyla tam bir tiyatro sahnesi. Farwest'de büyümekle tüm diğer çocuklar gibi kızılderililerden ve kovboylardan çok etkilendim ve bunlara okuduğum klasik romanları ve sanki içlerine girmişim gibi Holywood filmlerini de ekledim. Daha büyüdüğüm zaman da bu eğlenceli alışkanlıkları sürdürmem gerektiğini düşündüm.Tüm ölçülerimi korudum ve geriye sadece, bir şeyler söyleyip oluşturmak kaldı. 

 

 

 

(sinemasal dergisi)

   
Bu Yazıyı Favori Listenize Ekleyin

Okuyucu yorumları  
 

Ortalama Üye Değerlendirmesi

   (0 Oylama)

 

Yorum Sayısı: 2 / 2

Tony Gatlif

Yazan:: ela Tarih: 06-02-2008 16:05

"Benim hoşuma giden, duygular, yola düşmek, keşifler... Benim için sinema insanları yolculuğa çıkarmaktır, ama organize olmayan bir yolculuğa." 
 
Tony Gatlif

 

Sinemayı Sevmek

Yazan:: ela Tarih: 12-03-2008 10:08

.SİNEMAYI SEVERİM. 
JEAN BAUDRILLARD İLE SÖYLEŞİ 
C. Charbonnier 
 
Sinemaya gider misiniz, filmlere kendinizi kaptırır mısınız?  
JB - Evet, iyi bir sinema izleyicisiyim. Fakat bu alandaki yaklaşımım eleştirel, analitik ya da iyi bilgilenmiş olmadığından, filmleri alt düzeyde izler ve haz alırım. Bunu da böyle sürdürmek istiyorum. Sinema gerçekten rahatladığım yer. 
Sık sık sinemaya gider misiniz?  
JB - Çok düzensiz olarak, patlamalar halinde. Asla düzenli ya da fanatik bir film izleyicisi olmadım. Gerçek bir sinema kültürüm yok. Ama sinemayı severim. Bütün gösteri türleri içinde tek sevdiğimdir. 
Gündüzleri de sinemaya gider misiniz?  
JB - Genellikle akşamları giderim. Ama karanlık bir sinemadan gün ışığına çıkmak hoştur. Tıpkı Las Vegas'taki bir kumarhaneden ya da çölün ortasına gizlenmiş poker okullarından çıkar gibi, gölgelerden parlak gün ışığına çıkıyorsunuz. Sinemada bulunan da belki daha düşük düzeyde, ama böyle güçlü bir fiziksel bir duygu. Sinema ayrıca sizin günün hangi vaktinde olduğunuzu unutmanıza olanak sağlama amacına hizmet eder. Bu sinemanın küçük bir baş dönmesine neden olan sersemleticiliğidir. Sabahları günüm gerçekte, henüz başlamamıştır; günün bu en koşuşturmalı zamanında sinemaya gitmek gibi önemli bir işi yapamam. 
Bir filmi yarıda bıraktığınız oldu mu hiç?  
JB - Evet, François Reichenbach'ın "Huston,Texas"ını. Bu ilk kezdi. O filmde onaylamadığım fikirler vardı. Film, şeylerin gerçekliği ile ilgilenmesinde aldatıcı ve çok yanlış gibiydi. Yönetmenin ele aldığı konu, kişinin gördüğü şey bana hem belirsiz, hem de gereksizce karmaşık geldi. Herşey uzun sürdü ve ben ayrıldım. Ama gerçekten izlediğim şey ne olursa olsun, genellikle sonuna dek kalırım. 
Film iyi yada kötü olsa bile mi? 
JB - Evet, film tamamen büyülenmedir, imgenin sihirli cazibesi. Sinemanın hâlâ çok güçlü bir inandırıcılık özelliği vardır -en azından benim için. Ama bugün ortaya çıkan bütün filmlerin -hatta en iyilerinin bile- artık o kadar ilginç olmadıkları gibi bir izlenimim var, onlar başka bir dalgaya ait. Sinema hipergerçek, teknik olarak üst düzey ve etkili (performant) hale gelmiştir. Bütün filmler "iyi"dir, en azından düşük kaliteli olduklarını hiçbir biçimde söyleyemezsiniz, ama herhangi bir inandırıcılık öğesini bağdaştırmakta başarısızdırlar. Sinema temel olarak sonsuzluğa, formal ve boş, tanımlanamaz mükemmelliğe doğru gerilemekte gibidir. 
Kendinizi bazen sinemaya gitmek için zorlar mısınız? 
JB - Evet, Elbette. Çünkü giderek daha az gitmeye başladığınızda, sonunda hiç gitmez oluyorsunuz. Özellikle benimkinde değil ama bazı çevrelerde, insanlar sinemaya gitmeniz için size baskı yapıyorlar. Ve böylece kendinizi zorluyor ve hatta gitmeye karar veriyorsunuz. Bu kendinize "Bu gece, ya şimdi ya da asla, gidiyorum" dedirtecek kadar olmasa bile, evet kendinizi zorlamalısınız, böyle zorlamak hoş bir şey. Sinema bir tutkudur. Benim sinemayla ilişkime gelince, her filme gidip izlediğimi söyleyemeyeceğim ama, bir sinema salonunda yerimi almaktan her zaman mutlu olacağım. Bu her şeyden önce televizyonun yaptığı gibi eğlencenin ayağınıza gelmesini beklemektense, eğlence için dışarı çıkmanın bir yoludur. 
Televizyon izler misiniz? 
JB - Çok düzensiz biçimde. Son iki ya da üç yıldır izliyorum. Önceleri o lanet şeyi istemedim, annemin ya da arkadaşlarımın evinde izlerdim ve benim seçimim değildi. Sonra Raul Ruiz ile simülakrlar hakkında bir şeyler yapmamı istediler. Ruiz televizyon belgeselleri ve soap operalar için yergi yapmak istiyordu ve kendi kendime, "bütün bunlardan sonra onları görmemiş olmak gerçekten çok aptalca olacak, öyleyse neden olmasın?" dedim. Bir kez izledikten sonra, bundan hoşlandığımı anladım. Ama televizyonu çok nadir bir şekilde izledim. Köylülerin -ki ailemde de vardır- televizyon karşısındaki davranışları şöyle; "tamam işte orada" derler, önemsemezler ve bir komşu gelir gelmez köyün işleri hakkında konuşmaya başlayarak, televizyonu unutuverirler. Gerçekte onların ilgilendikleri, törenler, oyunlar, yarışmalar ve bunun gibi televizyondan uzak şeylerdir. Televizyonda onlara gösteri9enler ise belgeseller gibi ahlaki ve pedagojik şeylerdir. Bütün bunlar o insanları hiç ilgilendirmez... Yeri gelmişken, bana göre televizyon bir imge bile oluşturmaz. İmge sadece teknik bir gerçeklik değildir; bir imge edinmek için bir sahneye, mite, imgeleme gereksiniminiz vardır. Televizyondaki imgeler bütün bunlarla donatılmamıştır. O, oradadır. O bir ekrandır, başka hiçbir şey değildir. Ve sanırım sonucu olmayan, duygusuz, tutkusuz olarak onu nasıl algıladığımıza bağlıdır. İnsanlar her şeyi karıştırdılar ama sanırım anlamaya da başladılar; sinemaya dönüyorlar, bu söylediğimin kanıtıdır. Sinemanın yerine başka bir şey konulamaz, sinema bizim kendi özel törenimizdir. Tiyatronun törenselliğine gelince, artık tiyatroya dayanamıyorum, sadece dayanamıyorum. En avangard biçimlerinde bile tiyatro hala burjuvazinin malıdır. Diğer taraftan sinemanın törenselliği, imgenin ve mitin kalitesi, ışık, bütün bunlar kaybolmamıştır. 
Gündelik yaşamda bazen bir filmde olduğunuz izlenimine kapılır mısınız? 
JB - Evet, acı verici şekilde, özellikle de Amerika'da. Los Angeles çevresinde arabayla dolaşırsanız ya da çöle giderseniz, tamamen sinematografik, halüsinasyonvari bir izlenim edinirsiniz; bir filmdesinizdir, sinemanın, hipergerçeği olan bir maddeye batırılmışsınızdır. Bu bir felaketin önsezisi gibidir; kocaman bir kamyonun bir çevre yolunda yuvarlanması gibi felaket türünü andırır imlemeler; fakat, kendime, bütün bunların belki de bir senaryo olabileceğini söyledim. Bazen filmdeki sahneleri temsil etmek için garip bir biçimde başlayan sahneler görürsünüz. Ve bu oyun, bana göre, sinemanın bir öğesidir. Sinema bunun için yapılmıştır ve bu rolün sanat ya da kültürle hiçbir ilişkisi yoktur. Sinemanın insanları, şeyleri ve zamanı algılamamızda çok büyük bir etkisi vardır, ama bunu nasıl tanımlayacaksınız? 
Sinemaya yalnız gider misiniz? 
JB - Hayır, artık gitmiyorum. Buna karşı değilim ama sinema paylaşmak içindir. Oldukça semboliktir; izleyen bir başkası da olmalıdır. Yalnız olmak, sadece siz ve film, bu tam olarak mastürbasyon değildir ama, yalnız olmak da doğru değildir ve çok nadir durumlarda yapılabilir. Bir filmin, öncelikle bir arkadaş gurubu ya da bir ikinci kişi üzerinde, daha sonra da bütün izleyiciler üzerinde biraz da olsa özgürlüğe izin vermesi gerekir. O sinema salonunun, o alanın her şeyden önce bir amacı vardır. Bu boşlukta tek bir birim olmak, sinemanın kolektif inandırıcılığına karşı gelmek gibidir. Dogmatik olmak istemiyorum, ama, sinema kulüplerinin üyelerine özgü o küçük avangard stüdyo sinemalarını da sevmiyorum. Onları suçlamıyorum, ama ben genel, halka hitap eden sinema salonlarını tercih ederim. ABD'deki sizin sahip olduğunuz türden sinemaları severim -Hollywood stili büyük, kalabalık salonlarda, büyük prodüksiyonları... 
Bir filmi başından itibaren izlemenin önemine inanıyor musunuz? 
JB - Şimdi evet, bir filmi başından izlemeye çalışırım. Bu bir disiplin değil, sadece oyunun kurallarından biri. Ama izleyiciler film sırasında gürültü çıkarırlarsa bu çok hoşuma gider. Kim demiş herkes susacak diye? İtalyan sinemalarında da film izledim, herşey canlıydı, bağıran çağıranlar; tam bir gösterim. Los Angeles'da da, o büyük sinemalarda -30'lardan bu yana pek bir şey değiştiğini sanmıyorum- o tür bir heyecan, titreşim, şevk ve sonra gündelik yaşantıya dönüş... 
Fransızca seslendirilen filmlere gider misiniz? 
JB - Bir yada iki kere gittim ve sonra vazgeçtim. İtalyan filmlerinin dublajı beni sinirlendiriyor, çünkü bu ülkeyi çok iyi biliyorum. Amerikan filmlerinde ise boşluk çok büyük, bir karikatür gibi. Orijinal versiyonla bir taraftan güvenilir nesne duygusuna kapılıyorsunuz, bu çok normal, diğer taraftan da ayrıcalıklı sınıfa ait olduğunuz duygusu var. Bu bir otomatik reaksiyona dönüşüyor. 
Sinemadan çıktığınızda izlediğiniz film üzerine konuşur musunuz? 
JB - Sinemadan her zaman biraz hipnotize olmuş, uyuşuk yada ekstaz halde çıkarım. Tutarlı düşünceler daha sonra gelir. Ama sonradan film hakkında konuşmak ve bu tür konuşmaları sürdürmek, hepsi bir ritüelin, filmin yankısının bir parçasıdır. Ama şimdi iyi-kötü şeklindeki yargı yetimi yitirdim. Bir taraftan ölçütlerin ne olduğunu bilmiyorum, diğer taraftan ölçütlerin ne olduğunu bilenler diğerlerinden ne daha güvenilir, ne de inanılır kişiler. Öyleyse yargılamak neden? Yargılama için gerekli araçları yitirdik. Öyleyse onu olduğu gibi kabul edin. Düşün alanında ne söylediğimi, neyi yargıladığımı biliyorum. Ama imgeler alanında hayır. Bu nispeten bana yabancı bir alan. Benim için bu tuhaflığın sembolik avantajını taşıyor ve onu bu belirsizliğiyle, böylece tutmak istiyorum. Sınıflandırma, yargılama endişesinde değilim. Ayrıca, sözel olana uyguladığınız yargılamaların, imgeler alanında geçerli olmadığını düşünüyorum. İmgenin çekiciliği çok güçlüdür, görüntünün, ayartmanın konumuna sahiptir ve ona bir anlam yüklemeye çalışmak yerine, olduğu gibi bırakmak en iyisidir. Daha sonra eğer isterseniz elbette ona bir anlam yükleyebilirsiniz. Bunu yaparken, pasif değil, kavrayabilirliği öne çıkartarak almak ve imgeye sunmak daha iyi olacaktır. 
Bir filmde korkunç bölümlerde gözlerinizi kapatır mısınız? 
JB - Ben naif biriyim, ama bir imgeyi olduğu gibi kabul ederim. Bu bir tür ekstaz ama soğuk bir ekstaz. Burada gerçekten önemsediğim, bir imgenin gizil önemi değildir. Öyleyse imge korkunç olsa bile, onun ayartıcı uzaklığı ile daima hafifletilir. 
Siyah-beyazı sever misiniz? 
JB - Siyah-beyazı daima çok sevdim. Sanırım siyah-beyaz sinematik sunumun tam da yüreğinde yatıyor, şeyleri çıplak olarak sunuyor, derinliği var ve belki de sessiz sinema dönemi filmleri için de durum böyleydi. Şeyleri gerçek kılmak için -realistik gerçeğe en çok yaklaşmak için- ne kadar çok şey eklerseniz, sinemanın gizeminden belki de o kadar uzaklaşmış olursunuz. Ancak burada orijine olan nostaljik arzuya da dikkat edilmelidir. Bugün, o zamankinden daha iyi sessiz yada siyah-beyaz filmler yapmaya çalışırsanız, mental bir kargaşa ile sonuçlanır. Onları huzur içinde bırakın. Ancak bunların güçlü oldukları fikrinde bir gerçeklik payı vardır. Mit hala o filmlerin tekniklerinde bulunmaktadır; bu öyle bir tekniktir ki mitin gücünü içinde barındırır. Daha sonraları mit ve teknik ayrıldı ve teknik mit pahasına kazandı. Gerçekten korkunç bir kayıp vardı. Elbette kişi bu temellerde geriye dönük optik illüzyonun önemi için yedek pay ayırmalıdır. 
Gördüğünüz ilk filmleri anımsıyor musunuz? 
JB - Küçük bir çocukken Reims'deki yerel bir sinema olan Alhambra'da her gösterimde iki film gösteriliyordu. "Aloa, Daughter of Isles" gibi bazı tarzan filmleri vardı. Harikaydı. Hatta sinemaya gizli giderdim.(Gülme) Evet, babam salonun ön tarafında otururdu, bu nedenle beni görmesin diye çabucak geçiverirdim. Sonra bazı Jean Gabin filmleri vardı; "Quai des Brumes".. Ve elbette ben de herkes gibi Michele Morgan'a hayrandım. Ona deli gibi aşıktım. "La Symphonie Pastorale"yi dört yada beş kez görmüş olmalıyım. Çok duygusal bir filmdi. Bunun gibi oldukça histerik, oldukça duygusal bir dönemden geçmek sanırım iyi bir şey. 
Sinemada duygulandığınızın farkına vardığınız oluyor mu? 
JB - Şimdi çok sık olmuyor. "Quand passent les Cigognes" filmini izlerken sanırım ağlamış olmalıyım. Ama "Love Story" benzeri filmler izlemedim, bu nedenle şimdilerde insanların sinemada ne derece ağlayabildiklerini bilmiyorum. Günümüz filmleri gözyaşı döktürücü cinsten değil, bundan kaçınmak için çaba harcıyorlar. Hayır, artık sinemada derin olarak duygulanmıyorum, benimki soğuk bir büyülenme.  
Bir filmin sizi tamamen ele geçirdiği oldu mu? 
JB - Evet rüyadaki gibi. Böylesi bir film sizinle bütün bir gün kalabilir. "Reds" filmini gördükten sonra iki gün etkisinde kaldım. Bu uzun bir hikaye... Ayrıca üç saat boyunca size bir öykü anlatan bir şeyin karşısında oturmak olağanüstü keyif veren bir şey. Filmin ideolojik içeriği ile ilişkili değilim, sadece tamamen ele geçirilmiş biçimde orada öylece oturdum. 
Sürekli olarak belli tarz filmleri ve sinemaları mı seçersiniz? 
JB - Bazı coğrafi tuhaflıklarım vardır. Latin Quarter ve bir dereceye kadar Champs-Elysées'den, kendi muhitimden uzaklaşmak bana güç gelir. Film seçerken bazı özelliklere bakarım: Bir Fransız filmi izlemektense, ikinci kalitede bir Amerikan filmi izlemeyi tercih ederim. Yaklaşımım içinde Fransız filmlerinde bir tür dönüştürülmüş şovenizm olduğunu düşünüyorum. Doğru, gündelik Fransız yaşamından bir kesit sunuluyor ama, bu beni pek heyecanlandırmıyor, çünkü çok iyi biliyorum. Bu filmlerde çok fazla tarih, çok fazla psikoloji, belki de çok fazla anlam var. Çok tanıdık, arkasını görebilirsiniz. Ardında ne yattığı konusunda biraz bilginiz vardır. Bu söylediklerim dışında bir tek, şimdilerde gerçek mükemmel sahne sunan Godard vardır. Godard Fransız küçük burjuvazisinin mantığına tutsak olmamış belki de tek kişidir. Bazen rahatsız edicidir, ancak bakmanız için size verdiği şeye bakmadan edemezsiniz. Bir Godard filminde yaşayabilirsiniz. Bu bana göre modern denilmeye değer tek şey olan imgelerle uğraşmanın bir yolu ve aynı zamanda farklı bir boyuttur. Sonuç olarak, bu zihniyet içinde uğraş veren pek fazla film yapımcısı yoktur, hatta Amerika'da bile; Altman ve benzeri kişiler gibi, ancak yine de sayıları çok fazla değil. 
Sizde çok güçlü etki bırakan filmler var mı? 
JB - Gerçekten bir liste yapmadım. Aktörlerin ve filmlerin adlarını hatırlamayı garip biçimde güç bulurum. İsimleri bir biçimde hatırlayabilsem de tarihleri tamamen unuturum. İmgelemsel transferin düş-benzeri konumu hakkında yapılacak çok şey var. Filmler sisli bir karmaşada birlikte yüzerler, hepsi bir düşü kucaklar. Şimdi özellikle hangi kategorileri tanımlayabilirim? Belli bir dönemin İtalyan filmleri, bütün dönemlerin Amerikan filmleri, westernler, Alman dışavurumcu filmleri elbette, ama bunlar tarihin bir parçası oldular; onları tekrar izleyebilirsiniz, ancak onlarla yaşama şansınız yok. Wenders'in "L'Ami Américain" filmini çok seviyorum... Ve Coppola'nın Apocalypse Now ve Kubric'in Barry Lyndon gibi izleyenin suskun biçimde de olsa mitik boyutlar bulabilece?i önemli filmler; ancak bütün bunlaryn artyk imgelem gücü açysyndan doğrudan etkilerinin kalmady?yny dü?ünüyorum. Yani eğer sinemadaki sürekli uyarıyı neyin sağladığından konuşacaksak, Amerikan filmlerine bakmalıyız. Kişinin gerçek tutkuyu bulmayı sürdürdüğü bir yer olarak daima Amerikan sinemasına bağlı kalmışımdır; Amerika'ya gidin, bu kolajı bulursunuz, bir filmdesinizdir. Özellikle Kaliforniya'da sinemayı yaşarsınız; çölü sinema olarak yaşarsınız, Los Angeles bir sinema deneyimidir, bir kasaba ise bir pan çekimidir. Bütün bunları Hollanda ve İtalya'daki müzeleri sevdiğim gibi seviyorum -çünkü içinde bulunduğunuz kasaba bir müzedir. Ama sinema söz konusu olduğunda, yalnızca Amerika bana bu izlenimi veriyor. Orada sinemanın matrisini keşfettim. Orada olağanüstü bir mit doğdu ve kendi ideolleriyle yıldızlarını üreterek gelişti. Ve elbette, miti, tekniği ve aynı zamanda gerçekliği, bütün bunları seviyorum.  
Bazen sinemada uyuduğunuz olur mu? 
JB - Hayır, sadece çok nadiren. Ama bir ara uykusuzluk dönemi geçirdim ve ne vakit sinemaya gitsem, uyuyakalıyordum. Gerçekten çok hoştu, bir kozada uykuya dalmak... Ama konferans ve seminerlerde uyumayı tercih ederim, gerçekten uyku getirici şeyler. Öte yandan sinemada tamamen uyanık ve tetikteyim. Orada bulunmamın daima bir amacı vardır ve başka bir yerde olmayı hiç istemem. Evet kendimi iyi hissederim, uygun bir antropolojik konumda.(Gülme)

 

Yorum Sayısı: 2 / 2



Yorumunuzu ekleyin
Sadece kayitli kullanicilar bir Makaleyi yorumlayabilir. Lütfen ücretsiz üye olun veya giriş yapın.
 
< Önceki

Yazar Bilgileri
Üye Adı : ela
Nerden : .
Beğeni : 2368
Yazarın : Profili
Yazara : Mail At
Yazar İmzası
eteklerim upuzun bir geçmişin çalılarına takılıyor. dişi düşlerden irkilerek uyanıyorum. sırılsıklam bir şimdiden kıl payı kurtulan bir sonra oluyorum. anları arıtıyorum güçlükle. ellerim salt biçimsizlik. dilim kendine sönen sabun kekreliği. ben buna 'katarsis' diyorum: zamanın ve yok saymanın, gözden kaçırmanın ve ayrıntının benzerliğinde 'bilgi' büsbütün bellek tortusu. kendimi bilmeyi öğreniyorum!
Bu Yazarın Son Yazıları
Erekte Şiir Manifestosu
André Breton
Yenibütün Şiir Manifestosu
Soylu Yenilikçi Şiir Manifestosu
Somut Şiir Manifestosu
Parçalı Ham Manifesto
Fecr-i Ati Encümen-i Edebisi Beyannamesi
Manifesto
Dünyalı
Suskunlar
Siteye yazı gönder..  Sözlüğe terim ekle..  Kendi sayfalarınızı oluşturun..  Bize Ulaşın..   Sitede arama yap..   Forum ayarlarınız..  Profil ayarlarınız. Resim Yükle  Özel mesajlarınız..  Siteye link ekle..   Siteye üye ol..   Bu siteyi anasayfan yap..  Bu siteyi favorilerinize ekleyin..
Bu Yazının Okunma Sayısı: 273
Niçin Sinema Yapıyoruz  Nedir ? Niçin Sinema Yapıyoruz nedir, Niçin Sinema Yapıyoruz nedir, Niçin Sinema Yapıyoruz kimdir, Niçin Sinema Yapıyoruz ne demek, Niçin Sinema Yapıyoruz hakkında bilgi, Niçin Sinema Yapıyoruz anlamı nedir, Niçin Sinema Yapıyoruz tanımı, Niçin Sinema Yapıyoruz örneği, Niçin Sinema Yapıyoruz nerede, Niçin Sinema Yapıyoruz türleri, Niçin Sinema Yapıyoruz ne zaman ???
Etiketleri : Sanat | Sinema | Niçin Sinema Yapıyoruz