Hicret'in üçüncü yılında Uhud dağı civarında müşriklerle yapılan savaş.
Uhud savaşından önce Kureyş'in öfkesi kabarmış, kin ve intikam duyguları artmıştı. Bedir'de yakınlarını kaybeden Utbe kızı Hind ".. Muhammed'le arkadaşlarından öç almadıkça içim rahatlamayacak, Muhammed'le savaş yapmadıkça koku sürünmek bana haram olsun. Sevdiklerimin intikamının alındığını gözümle görmedikçe bana sevinmek yok!" diyordu. Ebu Süfyan ve başkaları da buna benzer şekilde and vermişlerdi. Ebu Süfyan'ın yürüttüğü kervanın malları Daru'n-nedve'de topluca durmaktaydı. Müşriklerin ileri gelenleri, herkese katılma payını verdikten sonra geri kalan kâr ile güçlü bir ordu hazırlanmasına karar verdiler. Onlara göre Müslümanlar Kureyş büyüklerini öldürmüşlerdi, onların intikamını almak gerekliydi. Bedir'de yakınları öldürtücüler karalar giyinmiş vaziyette kabileler arasında dolaşıyor, şairler mersiyeler söyleyerek Araplar savaşâ teşvik ediyorlardı.
Putperest Kureyşliler Mekke dışındaki Arap kabilelerinin de katılmasıyla 3000 kişilik bir askerî kuvvet hazırladılar. Bu kuvvette 700 zırhlı, 200 atlı süvari, 3000 deve vardı. Aralarında, başta Ebu Süfyan'ın karısı Hind olduğu halde 14 tane de kadın vardı. Bedir'de babasını ve öteki yakınlarından bazılarını kaybetmiş olan Hind'in kalbini iğrenç bir intikam duygusu bürümüştü. Amcası Abbas (r.a) Hz. Muhammed (s.a.s)'i çok severdi. Bu sebeple bir mektup yazarak Kureyş'in savaş hazırlıklarını yeğenine bildirdi. Peygamberimiz (s.a.s) amcasından gelen mektubu okuttu ve mektupta bildirilen haberi gizli tutarak keşifçiler gönderdi. Keşifçilerin getirdiği haberler mektupta amcasının bildirdiklerine aynen uyuyordu. Düşman büyük bir ordu hazırlamıştı ve Medine'ye doğru ilerliyordu.
Bunun üzerine Resulullah (s.a.s) bir savaş meclisi kurarak meseleyi ayrıntılı olarak ashabıyla görüştü. Resulullah (s.a.s) düşmanı şehrin dışında karşılamayıp şehri içerden savunmak görüşündeydi. Fakat özellikle Bedir savaşına katılan gaziler hakkında nazil olan övücü ayetlerin etkisinde kalan gençler, düşmanın dışarıda karşılanmasından yana idiler. Düşmanla bir meydan savaşı yapmak istiyorlardı:
Resulullah (s.a.s) ashabın isteklerini kırmayarak düşmanı karşılamak üzere kılıcını kuşandı, zırhını giydi. Münafıkların reisi Abdullah b. Ubey b. Selül şehrin içinde kalınarak savunma yapılmadığını bahane ederek 300 kişilik kuvvetini geri çekti. Gayesi savaşmak değildi. Müslümanları düşman karşısında güçsüz bırakmak istiyordu. Böylece Müslüman ordusunun mevcudu 1000'den 700'e düşmüş bulunuyordu.
İslâm Ordusunun Harp Alanına Hareketi
Düşman, Medine'nin yegane açık sahası olan kısımdan içeriye sızarak karargâhını Uhud dağının Medine'ye bakan eteklerinde kurmuştu. Resulullah (s.a.s) 700 Müslümanla Cumartesi sabahı Uhud dağına ulaştı. Sırtını dağa vererek karşıdaki çorak arazide yer tutan düşmana karşı saf tuttu. Düşmanın düşüncesi Müslüman ordusunu mağlub ettikten sonra şehri yağmalamaktı. Bunun için Medine'nin yakınında Uhud önleri savaş sahası seçilmişti.
Resulullah (s.a.s) Bedir'de olduğu gibi bu savaşta da İslâm ordusunu savaş düzenine göre yerli yerine yerleştirdi, düşmanın sızabileceği, kuşatma yapabileceği geçit ve gedikleri de okçularla korudu ve özellikle ordunun sol tarafındaki dağın vadisini beklemek üzere Abdullah b. Cübeyr kumandası altında elli kişilik, okçu birliğini bıraktı ve "Düşman yense de, yenilse de kesinlikle yerlerinizden ayrılmayınız. " diye tembihte bulundu.
11 Şevval 3 (27 Mart 625) Cumartesi günü savaş teke tek vuruşmalarla başladı; Hz. Ali, Hz. Hamza ve öteki İslâm savaşçıları hasımlarını öldürdüler. Sonra savaş kızıştı. Resulullah (s.a.s) almış olduğu askerî tedbirler ve uygulamış olduğu planlar sayesinde ilk safhada Müslümanlar galip geldiler.
HZ. HAMZA'NIN ŞEHID EDILMESI
Resulullah (s.a.s)'in amcası Hz. Hamza kükremiş bir arslan gibi düşmana kılıç sallayarak ilerliyor, hasımlarını kırıp geçiriyordu. Diğer Müslümanlar da ellerinden gelen çâbayı gösteriyorlardı. Düşmanlar da olanca gayretleriyle kılıca sarılmalarına rağmen bozguna uğramaktan kendilerini kurtaramadılar. Tef çalarak askerlere moral veren düşman kadınları bile korku içinde dağ yamacına tırmanmaya, kaçmaya başladı. Bununla beraber henüz kesin netice alınmış değildi; düşmanın hızlı bir şekilde takibi ve dönmeyeceği bir noktaya kadar kovalanması gerekiyordu. Halbuki bu inceliği ve harp usulünün bu yönünü bir an unutarak gaflete düşen ve dünyalığa meyleden Müslümanlar kılıçlarını bırakıp ganimet toplamaya koyulmuşlardı. Ordunun gerisindeki vadiyi bekleyen elli okçu da kumandanlarının ısrarlarına rağmen Resulullah (s.a.s)'in kesin emrini unutarak "Kardeşlerimiz üstün geldi, biz niye bekleyelim" diyerek yerlerinden ayrıldılar, ganimet toplamaya giriştiler.
İşte bu sırada böyle bir anı gözetlemekte olan 200 kişilik düşman süvari birliği komutanı Halid b. Velid az sayıdaki İslâm okçusunun kaldığı geçidi rahatça ele geçirerek İslâm ordusunu arkasından vurmaya başladı. Bunu gören müşrikler geri döndüler ve yeniden hızlı bir saldırıya giriştiler. Böylece Müslümanlar iki ateş arasında kaldılar, üstünlüğü sağlamışken dünyalığa dalmaları ve Peygamber'in emrini çiğnemeleri yüzünden zor durumlara düştüler. İşte bu safhada Hazma (r.a) Ebu Süfyan'ın karısı Hind'in kölesi Vahşi tarafından mızrakla vurularak şehid edildi. Resulullah (s.a.s)'in Hicretten evvel Medine'ye tayüz ettiği ilk öğretmen Mus'ab b. Umeyr (r.a) de bu esnada şehid düşenler arasındaydı. Mus'ab (r.a) sima itibariyle Resulullah'a benzediğinden şehit düştüğünde, onu şehit eden kimse Resulullah (s.a.s)'i öldürdüğünü haykırıyordu. Bu durum Müslümanların daha da dağılmasına sebep oldu. Ancak kısa zaman sonra Resulullah (s.a.s)'in sağ olduğu anlaşıldı. Uhud dağının hemen eteklerinde bulunan Resulullah(s.a.s)'in çevresi büyük çarpışmalara sahne oldu. Müslümanlar onun etrafında dönüyorlar gerektiğinde kollarını, bacaklarını kalkan yerine kullanıyorlardı, Hz. Talha bu yolda kolunu kaybetmişti. Sa'd b. Ebi Vakkas (r.a)'a ise Resulullah ok veriyor ve: "Anam babam fedâ ol sun, at yâ Sa'd" diyor; oklarının isabet etmesi için Allah'a dua ediyordu. Müşrikler Resulullah (s.a.s)'ı öldürmek için hücum ettikçe Müslümanlar onun çevresinde giderek çoğalmışlar ve çetin bir savunma hattı kurmuşlardı. Düşman bu hattı yaramayacağını anlayınca geriye çekilmek durumunda kaldı ve böylece savaş üçüncü safhada denk bir duruma geldi. Ebu Süfyan karşı dağa, Resulullah (s.a.s)'da Uhud'a doğru tırmandı ve bugün hâlâ ziyaret edilen mağarada dinlendi. Resulullah (s.a.s)'ın dişi kırılmış, yanağı yarılmıştı. Kızı Fatma onu tedavi etti. Ebu Süfyan ile Hz. Ömer'in karşılıklı konuşması da bu esnada cereyan etmişti.
Kureyşli müşrikler bu savaşta o kadar vahşiyane şeyler yapmışlardı ki, belki tarihte benzerine az rastlanırdı. Müslümanlar bu savaşta 70 şehid vermişlerdi. Düşmanlar özellikle de müşrik kadınlar şehid Müslümanların burunlarını ve kulaklarını kesiyorlardı. Ebu Süfyan'ın karısı Hind ve öteki bazı müşrik kadınları Müslüman şehidlerin organlarından yaptıkları gerdanlıkları boyunlarına takmışlardı. Ayrıca Hind, Hz. Hamza'nın ciğerini çıkartarak ağzında çiğnemek iğrençliğini gösterebilmişti.
Uhud'tan ayrılan Ebu Süfyan bir süre sonra geri dönerek Medine'ye saldırmak ve başladıkları işi tamamlamak isteğine kapılmıştı. Esasen böyle bir durumu, Resulullah (s.a.s) tahmin etmiş, 70 şehid ve yaralıya rağmen savaşın hemen ertesi Pazar günü düşmanı takibe karar vermişti. Resulullah (s.a.s) 70 kişilik süvari birliği ile 8 km. Kadar müşrikleri takibetti. Sonra konaklayarak üç gün bekledi. Geceleri ateş yaktırarak düşmana savaştan yılmadıkları mesajını veriyordu. Müslüman olmadığı halde Müslümanların dostlarından olan Huzaa kabilesinden Mabed-i Huzâî, Resulullah (s.a.s)'i gördükten sonra Ebu Süfyan'a giderek onun arkadaşlarıyla birlikte savaş için geldiklerini söylemiş, Ebû Süfyan da yeni bir vuruşmayı göze alamayarak Mekke'ye gitmiş ve Medine'ye saldırmaktan vazgeçmişti. Böylece Müslümanlar, bu savaşta birinci safhada üstünlük sağlamışlar, gaflet ve dikkatsizlik neticesinde ikinci safhada ilahî bir imtihana uğratılarak mağlubiyet acısı kendilerine tattırılmış, fakat üçüncü safhada durum denkleşmişken Resulullah (s.a.s)'in cesaretle takibi neticesinde düşman korkutulmuş ve üstünlük tekrar Müslümanlara geçmişti.
SAVAŞTAN BAZI İLGINÇ TABLOLAR
Enes b. Mâlik diyor ki: Amcam Enes b. Nadr'ı Uhud meydanında öldürülmüş olarak bulduk; üzerinde 80 kadar kılıç, süngü ve ok yarası vardı. Müşrikler işkence yapmış olduklarından, kimse onu tanıyamadı, yalnız kız kardeşi parmaklarından tanıdı. Biz şu ayetin amcam ve benzeri hakkında inmiş olduğunu sanıyoruz: Müminlerden bir çok kimseler Allah'a vermiş oldukları sözlerini yerine getirdiler" (el-Ahzâb, 33/23).
Hz. Hamza'nın kız kardeşi, Müslümanların bozguna uğradığı haberini alınca Medine'den savaş alanına gelmişti. Bunu farkeden Resulullah (s.a.s) Hz. Zübeyr'e, Hamza'nın cesedinin parçalanmış vaziyette ona gösterilmemesini tenbih etmişti. Bunu hisseden Safiyye, "Kardeşimin şehid olduğunu biliyorum. Allah yolunda böyle fedakarlıklar her zaman gerekir" demiş ve parça parça edilmiş kardeşinin cesedini görünce de, Hepimiz Allah'ın mülküyüz ve O'na döneceğiz"demek suretiyle büyük bir teslimiyet örneği gösterebilmiştir.
Ensar'dan bir kadın da savaşta babasını, kardeşini ve kocasını kaybetmişti., Bunları haber aldıkça hep Hz. Muhammed (s.a.s)'in sağ olup olmadığını soruyordu. Onun sağ olduğunu öğrenince; "Sen sağ olduktan sonra her felâket hiç gelir!" demişti.
İslâm şehidleri ikişer ikişer toprağa verildiler. Tablo göz yaşartıcı idi.
Hz. Hamza (r.a) kaftanı ile toprağa veriliyordu. Hz. Peygamber'in hicretten önce Medinelilere İslâmî öğretmesi için tayin ettiği ilk öğretmen Mus'ab b. Umeyr (r.a) toprağa verilirken üzerindeki elbise kısa gelmişti. Göğüs tarafına örtülünce alt kısmı, alt kısmına örtülünce de göğüs kısmı açıkta kalıyordu. Resulullah (s.a.s) örtünün alt kısmına örtülmesini üst kısmına da izhir denilen kokulu otlardan konulmasını emir buyurmuştu.
RESULULLAH (S.A.S) UHUD ŞEHIDLERI HAKKINDA ŞÖYLE BUYURMUŞTUR:
"Uhud harbinde kardeşleriniz şehit olunca Allah Teâlâ onların ruhlarını bir takım yeşil kuşların içlerine koymuştur. Bunlar Cennet ırmaklarına gelirler, içerler ve Cennet meyvelerinden yerler. Sonra bu kuşlar, arşın gölgesinde asılı bulunan altın kandillere konup tünerler. Şehid ruhları artık böyle mesut bir hayata erişince; bizim cennetteki bu halimizi dünyadaki kardeşlerimize kim bildirir ki, onlar da bilsinler de cihatdan çekinmesinler demişlerdi"
Milet’te ilk kazılar 1899’da Th. Wiegand tarafından başlatılmış ve 1938’e kadar devam etmiştir. İkinci Dünya Savaşından sonra tekrar başlatılan çalışmalar hâlen kazı ve onarımlarla Alman uzmanlar tarafından sürdürülmektedir. M.Ö. 38’de şehir, Roma imparatorlarının özel ilgisiyle özerkliğini elde etti. Böylece Milet İyon şehirleri arasında metropol düzeyine ulaştı. M.S. 3. yüzyıldan başlayarak, bu parlak dönem yavaş yavaş kötüye gitmeye başladı. Şehir, limanlar alüvyonla doldukça, etrafı bataklığa döndükçe ve sıtma tehlikeli boyutlara ulaştıkça terk edilmeye başlandı. Bizans döneminde, şehrin sınırları oldukça daralmıştı ve binalar tiyatronun çevresinde toplanmıştı. Duvarlar yeniden inşa edildi ve bazı binalar restore edildi. M.S. 6. yüzyılda ilerlemek için yapılan çabalar ise uzun sürmedi. Milet kuruluşunda bir liman kenti olmakla beraber, Büyük Menderes nehrinin getirdiği alüvyonlarla liman doldurulduğu için bugün denizden içeride bulunmaktadır. Kentte ızgara plân uygulanmış ve yapılar bu plânın öngördüğü biçimde konumlanmışlardır. Kentte bulunan yapılar arasında 15.000 kişilik kapasitesi olan ve son yıllarda onarılmaya başlanan Roma çağı yapısı Tiyatro, M.S. 1. yüzyılda inşa edilmiş Roma Hamamları, ana dini merkez olan Delphinion, Kuzey Agora, M.S. 1. yüzyıla ait Ionik Stoa, Capito hamamları, Gymnasium, 2. yüzyılda inşa edilen Bouleterion, 164x196 m. boyutlarındaki Güney Agora, M.S. 2. yüzyılda yapılan Faustina Hamamı önem kazanır. Miletos, Batı Anadolu’da Malandros’un (Büyük Menderes) denize döküldüğü yerde bulunan Antik Çağın en önemli kentlerindendir. Miletos’un kuzeyinde Mykale Dağı (Samsun dağı) doğusunda Latmos dağları (Beşparmak dağları), güneyinde de bu dağların denize doğru alçalan yayvan tepeleri bulunmaktadır. Yüzyıllar öncesi Ege Denizi Beşparmak dağlarına kadar sokuluyor, Bafa gölü ile birlikte Miletos’u da içerisine alarak geniş bir körfezi oluşturuyordu. Böylece Miletos antik çağın en önemli limanlarından biri olma özelliğini kazanıyordu. Ancak Maiandros’un getirdiği alüvyonlar zamanla Latmos körfezini doldurarak Miletos’u yavaş yavaş denizden uzaklaştırmıştır. Miletos günümüzde Aydın’ın Didim ilçesine bağlı olup Balat köyü yakınında ören yeri konumundadır. Miletos sözcüğünün Hellen dilinde bir anlamı yoktur. Hitit tabletlerinde ismi geçen, Aizawa kentlerinden Milawada’dan dönüştüğü sanılmaktadır.”Ana Tanrıça’ya ibadete giden yolun sahibi olan kent” anlamındadır.
Miletos’un kuruluşu ile ilgili bazı mythoslar vardır. Bunlardan birine göre Delone ismi ile tanınan Akakallis, Girit kralı Minos’un kızı idi. Apollon ile beraberliğinden üç oğlu dünyaya gelmiştir. Bu çocuklardan biri olan Miletos’u annesi, babasının korkusundan ormana bırakmıştır. Bu çocuğa kurtlar süt vermiş, çobanlar da büyütmüştür. Miletos, genç bir delikanlı olduğunda dedesinin kendisini öldüreceğini anlamış ve Anadolu’ya kaçmıştır. Orada Miletos’u kurmuş. Maiandros’un (Menderes nehrinin tanrısı) kızı Kyane ile evlenmiştir. Bu evlilikten Kaunus ve Byblis isimlerinde çocukları olmuş, onlar da büyüdüklerinde kendi kentlerini kurmuşlardır. Başka bir mythosa göre Atina kralı Kadros’un oğlu Pyloslu Neleus’un önderliğinde bir grup insan M.Ö. X-XI.yy.da Miletos’un bulunduğu yere gelmiş, oradaki erkekleri öldürerek eşleri ile evlenmişlerdir. Böylece çoğalan insanlar Miletos kentini kurmuşlardır. Bazı araştırmacılar, kesin bulgulara dayanmamakla birlikte Miletos’un Karia’lı barbarlar tarafından kurulduğuna değinmişlerdir. Strabon, Miletos’un kuzeyindeki Miletos isimli bir yerden gelen Giritlilerce kurulduğunu ileri sürmüştür. Homeros’un İliada’sında ise limana gelen gemilerin listesinde bu kentin ismi geçmiştir. Athena Mabedinin çevresinde yapılan kazılar, M.Ö. 2000’in ikinci yarısına tarihlenen, Girit’te yapılmış Geç Myken keramiklerini ortaya çıkarmıştır. Bu keramikler Miletos ile Myken kolonisinin de varlığını kanıtlamaktadır. Bunun yanı sıra Prof.Carl Weickert ve Prof.Kleiner’in birlikte yürüttükleri kazılar sonunda M.Ö. 1600 yıllarına kadar inen duvar kalıntıları ile Geç Myken keramiklerini ortaya çıkarmıştır. M.Ö. 1400 yıllarında Miletos bilinmeyen bir nedenle saldırıya uğrayarak yıkılmış, bundan sonra da yerleşim alanının çevresi surlarla çevrilmiştir. Arkaik Çağda (M.Ö.650-480) Miletos ile ilgili bilgiler oldukça sınırlıdır. M.Ö. 670’den sonra Miletos’lular Karadeniz (Pontos Eokseinos), Marmara (Popontis) ve Akdeniz ( Mare Pamphylium-Mare Lycium) ile olan ticaretlerini geliştirdikleri, bunun için de oralarda koloniler kurdukları bilinmektedir. M.Ö. 611-600 ‘de Lydia’lıların ezici baskısı altında kalmışlarsa da Miletos onların eline geçmemiştir. Miletos.Thrasbulas isimli bir tiranın yönetiminde en parlak günlerini yaşamış,kültürel ve ekonomik yönden diğer İon kentlerinin önüne geçmiştir. Lydia Kralı Kroisos’un Pers Kralı Kyros’a yenilmesinden sonra Miletos’da diğer İon kentleri gibi Pers egemenliğini kabul etmek zorunda kalmıştır. Persler, Miletos’un kolonilerinden sağladığı gelire ortak olmak isteyince Miletos Tiranı Aristogoras isyan etmiştir. İonya kentleri başlangıçta bazı başarılar elde etmişlerse de sonunda Pers orduları karşısında yenilmişlerdir. Bunun ardından M.Ö.494’de Lade adası önündeki deniz savaşında da bir kez daha onlara boyun eğmişlerdir. Bundan sonra Persler Miletos’u yakıp yıkmış,halkını da Mezopotamya’ya sürmüştür.M.Ö.477’de Attika-Delos deniz birliğine katılarak Spartalı’ların yanında yer alan Miletos, yine de Pers egemenliğinden kendini kurtaramamıştır. Bu durum M.Ö.IV. üncü yy.ın sonuna kadar sürmüş ve Miletos’da dikkati çeken bir gelişim olmamıştır. M.Ö. 334’de Büyük İskender’in komutanlarından Granikos Miletos’u diğer İon kentleriyle ele geçirdikten sonra kentte büyük bir rahatlama gözlemlenmiştir. Ekonomik gelişimin katkısıyla surlar yenilenmiş, yeniden yapılanma başlamıştır. Miletos Hellenistik çağda (M.Ö.300-M.S.30) Seleukos ve Pergamon krallıklarının yönetiminde kalmıştır. Bu arada birkaç kez el değiştirmiş, Magnesia savaşında Seleukoslar’ın yenilmesinden sonra (M.Ö. 188) bir süre bağımsızlığını kazanmışsa da Apamea barışından sonra Pergamon krallığına bağlanmıştır. M.Ö.133’de Roma İmparatorları Miletos’la ilgilenmiş, kentin yeniden yapılanmasında büyük payları olmuştur. Özellikle İmparator Claudius buraya İon üslûbunda Stoalar ile Capitol hamamını yaptırmıştır. Miletos’un mimari yapılanması İmparator Taryanus ve Hadrianus’un zamanında da sürmüş ve bu dönemde Miletos’dan Didyma’ya kadar uzanan yol,anıtsal çeşme, Delpinion, Güney Agora kapısı ve Faustina hamamı yapılmıştır. Ne var ki, M.S.III.yy.da doğa Miletos’a acımasızca davranmaya başlamıştır. Latmos körfezinin dolması, kıyıların bataklığa dönüşmesi Miletosluları kentten göç etmeye zorunlu kılmıştır. Miletos Bizans döneminde sönükleşmiş ve oldukça küçük bir kent durumuna girmiştir. M.S.VI.yy.ın sonunda ise önemini bütünüyle yitirmiş, 1261’den sonra Kariada kurulan Menteşe Beyliği yöredeki diğer kentlerle birlikte Miletos’u topraklarına katmıştır. Menteşe beyi Orhan Bey 1333 de adına bastırdığı sikkelerde şehrin adını Palatia olarak yazdırmıştır. 1424’de Sultan II.Murad’ın Menteşe Beyliğini ortadan kaldırmasıyla birlikte çok daha önce önemini yitiren ve harabeye dönen Miletos Osmanlı topraklarına katılmıştır. Araştırmacı ve Gezginler Miletos ile XV.inci yy.ın ortalarından itibaren ilgilenmeye başlamışlardır. Buradan ilk kez 1446’da Cyrianus söz etmiş, onun ardından Evliya Çelebi Seyyahatnamesinde (1670) Miletos’a değinmiştir. Onların ardından Pickorin ile Salter (1673),Sherard (1716), R.Wood (1750), Revett (1764), Chandler (1765), Gell (1812), Hugot (1820),C.Texier (1835) ,L.Ross (1844), Newton (1857-58), O.Rayet (1872-73) ve C.Humann (1891) Miletos’a gelmişlerdir. C.Humann ayakta kalabilmiş kalıntıların plânlarını çizmiştir.1895-96’da Haussoullier. Miletos’un yanı sıra Didyma’da da araştırmalar yapmıştır. 1899’da Berlin Kraliyet Müzesinin sağladığı maddi katkı ile Th.Wiegand Miletos’u ilk kez kazmaya başlamış ve çalışmalarını I.Dünya savaşına kadar sürdürmüştür. Onun yanında A.V.Gerkan, Krischen,H.Knakfuss, P.Wilski, G.Kawrau, A.Rehm, J.Hülsen gibi akademisyenler çalışmışlardır. Miletos çalışmalarına uzun bir aradan sonra Prof.Carl Weickaert tarafından 1955-57 yıllarında yeniden başlanmıştır. Wolfgang Müller Wiener de kazı başkanlığı yapmıştır. Miletos’da son yıllarda yapılan kazılar, kentin üç ayrı evresi olduğunu göstermiştir. Bunlar Geç Khalkolatik, Erken Tunç ve Orta Tunç Çağlarına ait yerleşim yerleridir. Miletos yakınındaki Killiktepe’de yapılan kazılar. M.Ö. 7000-5000’e tarihlenen Neolitik Çağın bir duvarı ile çanak, çömlek, taş aletleri ortaya çıkarmıştır. Miletos çevresindeki yüzey araştırmalarında Geç Neolitik ve Khalkolitik yerleşim yerleri saptanmıştır. Khalkolitik dönemin en erken örnekleri tiyatro Limanı yakınları ile Athena mabedi çevresindedir. Ayrıca Bouleterion’un batısında, Kaletepe’de, Heroon’un altında Khalkolitik çağın çanak çömleği ile karşılaşılmıştır. Erken Tunç Çağı ( M.Ö.3100-2000) buluntuları Athena Mabedi çevresinde ortaya çıkmıştır. Orta Tunç Çağı Miletos’da tam olarak anlaşılmamıştır. Geç Tunç Çağı’na ait tabakaları T,Wiegand 1907’de yapmış olduğu kazılarda bulmuştur. Sonraki yıllarda benzeri buluntulara Stadium tepesi, tiyatro limanı ve Athena mabedinde de rastlanmıştır. Kuşkusuz Miletos, Batı Anadolu ile Ege adaları arasında bağlantıyı sağlayan konumdadır. Nitekim Minos ve Myken kültürlerine Miletos’un dışında Anadolu’nun başka bir yerinde rastlanmamaktadır.
Delphinion
Stoanın doğusunda yer alan Delphinion kentin en büyük kutsal merkeziydi. Burada Apollon Delphinios’a tapılıyordu. Hellen dilinde delphis yani yunus balığı, akıllılığı ve müzik severliği yüzünden Apollon’un kutsal hayvanı olarak bilindiği için, bu tanrı birçok sıfatının yanı sıra özellikle denizcilerin ve gemilerin koruyucusu olarak kabul olunuyordu. İlk temenos Arkaik Dönem’de yapılmıştır; ancak bugünkü kalıntıları Hellenistik Dönem’de inşa edilmiş, üç yanı stoalarla çevrili yapının Roma Çağı’ndaki değişikliğe uğramış haline aittir. 50-60m. Ölçüsündeki temenosa Hellenistik Dönem’de batıdaki üç kapı ile, Roma Çağı’nda ise aynı yöndeki bir propylon ile giriliyordu. Stoalar Helenistik Dönem’de Dor, Roma Çağı’nda ise Korinth düzeninde idi. Avlunun içinde bir sunak, bir yuvarlak yapı ve üç exedraya ait temel kalıntısı ile birlikte ayrıca dört tane de taşınabilir sunak bulunmuştur. Avluya batıdan girilince hemen önde ve ortada görülen dikdörtgen temel kalıntısı, temenosun sunağına aittir. Kazılar sırasında ele geçen ve bu yapıya ait oldukları anlaşılan eşsiz güzellikteki köşe akroteri ile bazı korniş parçaları, sunağın M.Ö 6. yy’ın ikinci yarısında yapılmış olduğunu açıklamaktadır. Taşınır yuvarlak sunaklar da Arkaik Dönem’e aittirler. Bunlardan bir tanesi diğerlerinden daha eski olup, sunak temelinin doğusuna karşı durmaktadır. Yazıtından anlaşıldığına göre sunak, tanrı kadın Hekate’ye sunulmuştur. Sunak temelinin doğusunda görülen iki exedra, yani heykel koymaya ve ayrıca oturmaya yarayan yarım daire şekilli platform Hellenistik Dönem’dendir. Her iki exedranın doğusunda yer alan büyük daire şekilli temel, yuvarlak ve yüksek kaide üzerinde duran sütunlu bir yapıya, olasılıkla bir Heroona aittir. Daire şekilli temelin hemen altında, biraz önce söz konusu olan exedraların bir eşi yer almaktadır. Bu nedenle Heroon olarak düşünülen yuvarlak anıt, Geç Hellenistlik Dönem’den ya da Roma Çağı’ndandır.
Athena Tapınağı
Milet’in en eski tapınağı olup eski yerleşme yerindedir. Tiyatronun güney batısındaki yarım adada geç Hellenistik mezarın güneyinde Myken sur duvarı yakınında yer almaktadır. Tapınak, kentin yakınındaki Beşparmak dağlarından getirilen iri temel taşlarından anlamaktayız. Tapınağın alışagelmişinin dışında kuzey güney yönünde olduğu ve ölçülerinin 18x30m. Tespit edilmiştir. Tapınağın sella kısmı kare şeklindedir. Pronaosla genişletilmiş, pronaos ve öndeki sütunlarının genişliği sellaya eşittir. Tapınak bir podyum üzerinde yer alıyor. Ele geçen buluntulara göre İon başlıklı sütunlar kullanılmış sütun başlıkları ve yumurta dizilerine göre tapınak M.Ö. 479’dan yani Pers tahribinden sonra inşa edilmiş olmalı; ancak tapınağın Arkaik dönemi tam olarak bilemiyoruz. Hellenistlik dönemde de batı agorası yapılırken tapınağın arka kısmı kısalmış. Tapınağın kökeninin 2.bine kadar gittiği kabul edilir. Buna göre Athena’nın varlığı da Myken dönemine kadar gitmektedir. Tapınağın önünde 6, arkada 7, yanlarda 10’ar sütun olduğu sanılıyor. Bu tapınağın altında yani güney yönünde uzanan tapınağın yerinde M.Ö. 7.yy.da doğu-batı yönünde uzanan bir tapınağın olduğu kazılarla ortaya çıkmıştır. Tapınağın yakınında yuvarlak bir hazine binasıyla bir mendirek bulunmuş Hazine binası tapınakla bağlantılı olmalıydı. Mendirek de tapınağın limanın yakınında olduğunu gösteriyor
Serapis Tapınağı
Mısır orduları Anadolu’ya girince Mısır tanrıları da Anadolu’da saygı görmeye başlamıştır. plan ve yapı tarzı yönünden tapınak geç antik devir özellikleri yansıtıyor. Serapis, Kral Pitolemaios döneminde Osiris ile Apis’ten ortaya çıkmış ve Helyas ile birleştirilmiş. Bu kült imparator Septimuc Severuz döenminde yükselmiş ve yaygınlaşmıştır. Tapınak daha çok bir kiliseyi andırır 3 nefli iç kısmı ile tapınak 12.50m. genişliğinde 22.50m.uzunluğundadır. Tapınaktan yivsiz İon sütunları ile bir İon başlığı ele geçmiş. Sonradan ilave edilmiş izlenimi uyandıran propylonda bulunan bir yazıtta pronaostan bahsedilmesine rağmen pronaos bulunamamıştır. Yazıtta Julius Aurelius Menegles adı geçmektedir. Yazıttaki isim harf karakterine göre imparator Aurelion dönemine aittir. Bu imparator güneş kültünün güçlü bir savunucusuydu. Tapınak septimus severus döneminde, propylon ise daha sonra yapılmış olmalı. Yanlarda sütun olmadığı halde propylonda 2x4 sütun yer alıyor. Giriş kapısı güneybatıda olup giriş zengin bezemelerle süslenmiş, sütunlar kompozit başlıklara sahiptir. Ön taraftaki tavan kasetlerinde tanrı büstleri vardır. Sellanın arka kısmında kare bir bölüm tesbit edilmiş, son iki sütun ile duvarların duvarların arası örülmüş, üzeri kapatılmış. Buranın sunak olduğu ileri sürülmektedir.
Güney Agora
Kentin bu pazar yeri, Hellenistik Dönem’de 164x196m. Ölçüsünde çok büyük bir kolonadlı avlu olarak inşa edilmiştir. Agoranın tümü kazılmamış olmakla beraber, planı tam olarak ortaya çıkarılmıştır. Planda görüldüğü üzere, daha Hellenistik Dönem’de agoranın dört yanı stoalarla çevrilmişti. Ancak, kolonadlar birbirinden ayrı üç yapı etkisini uyandırırlar. Oysa her üçü aynı inşa planı içinde yapılmış olup, Dor düzenindedirler. Doğu stoa önlü arkalı olmak üzere 39 çift dükkândan oluşuyordu; şöyle ki dükkânların bir yarısı doğuya, öteki yarısı batıya, yani agora avlusuna açılıyordu. Agoraya açılan dükkânların arkalarında ayrıca birer depoları da bulunuyordu. Güneybatı stoasının güney yönünde 19 dükkân bulunuyordu; bunlar düzensiz bir şekilde biri dışarıya, öteki içeriye olmak üzere yer almaktadırlar. Güney agoranın her üç stoası da bouleuterion ve gymnasionla aynı plan sistemi içerisinde, onlara uygun bir düzenle yer almış olduklarından, belli ki aynı zamanda, yani M.Ö. 2. Yüzyılın ortalarında inşa edilmişlerdir. Güney agoranın ve bouleuterionun batı yönleri boyunca uzanan depo yapısı da Hellenistik Dönem’de inşa edilmiştir.
Büyük Depo
Güney Agora batısında yer alan hem agora hem de bouleterionla bağlantılıdır.13.40m genişliğinde 163.40m uzunluğundadır. Güney Agoranın batı girişinden bouleterionun kuzeyine kadar devam eder. Geç dönemde bouleteriona denk gelen kısım kaldırılmış güney agora ile aynı düzeye getirilmiştir. Deponun batı duvarı aynı zamanda arazinin eğimi nedeniyle destek duvarı görevi de görmekteydi. Kuzey ve güney agoranın batısında birer girişi yer alıyor. Güneydeki plasterler arasında yarım dor sütunları ile ion dor karışımı bir fasat eklenmiş. bu şekliyle bouleteriona benziyor ve olasılıkla ondan esinlenerek yapılmış olmalı.Bu yapıda pencere bulunamamış. Junstinion döneminde yapı az da olsa değiştirilerek üzeri üçgen çatı ile örtülmüştür. Yapının iç kısmına 26 paye yerleştirilerek iki sahına bölünmüş yapının asıl girişi batıdandır. Yapıda bulunan sikkelerden buranın ilk olarak Helenistik Dönemde inşa edildiği daha sonraları değiştirildiği anlaşılıyor. Agoranın batı duvarı ile depo arasında tuvaletler ele geçmiştir.
Büyük Liman Anıtı
Helenistik Dönem sonunda limana iki anıt inşa edilmiş. Büyük Liman Anıtı daha önce inşa edilmiştir. Yüksek kaide üzerine oturan 3. Ayağın altında milet’in sembolü olan aslanlar yer alıyor. Bunların altında kenarları içbükey olan bir kaide bulunuyordu. Bu kaidenin altında da uç kısmı gemi ucuna benzeyen bir kaide daha vardı. Gemi uçları ile aradaki toytanlar anıtın deniz zaferi ile ilişkili olduğunu göstermektedir. İşçilik geç Helenistik özelliği yansıtıyor. Bunun inşası ile ilgili iki görüş ileri sürülmektedir.1.Augustus’un M.Ö 31 yılında Aktium’da kazandığı zafer için (nedeniyle)2.M.Ö 63 yılında milet’te büyük saygı gören Pompeius için yapılmış olabilir. Daha çok Pompeius için yapıldığı kabul edilmektedir. Çünkü Pompeius daha önce Didymayı yağmalayan Akdeniz’deki korsanlarla savaşmıştır.
Tiyatro
Hellenistik Dönem’de gerek skene ile proskenion, gerekse cavea için birbirini izleyen dört inşa evresi saptanmıştır. Hellenistik Dönem’De yalnız 5.300 kişilik oturma yeri vardı. Hellenistik taş işçiliğini ayırt edebilen ziyaretçiler daha sonra Roma Çağı’nda eklenmiş olan duvarların arasındaki Hellenistik duvarları kolaylıkla görebilirler. Tiyatronun ön yüzü bugün 140m genişliğindedir ve auditoriumun yüksekliği de 30m’ye ulaşır. Roma Çağı’nda günümüzde görülmeyen üst galerilerle birlikte auditoriumun yüksekliği 40m’yi buluyordu. Antik çağda deniz kıyısında yer alan tiyatronun bu kolossal yapısı herhalde çok etkileyiciydi. İlk yapı 4.yy inşa edilmiş ve sonradan Hellenistik Dönem’de genişletilmiştir. Roma Çağı’nda ise günümüzdekiölçülerine ulaşmıştır. 15.000’den fazla oturma yeri olan tiyatroda imparator yeri en alt sırada bulunuyordu. Oyunlar sırasında gerilen bir tenteyi dört sütun taşıyordu. Bu sütunlardan ikisi bugünde yerinde durmaktadır. Hellenistik Dönem’den önceye, Arkaik Dönem’e değin uzanan kent duvarlarının kalıntıları tiyatronun ön yüzü altında kalmıştır. Ön yüzün doğu ucuna yakın bir yerde proskenion ile aynı doğrultuda duran bir Arkaik kule kolaylıkla görülebilir.
Bouleterion
Kentin en önemli yapılarındandır. İnşa tarihi kesin olarak bilindiğinden daha da önem kazanmıştır. İnşa tarihini yapıdaki yazıtlardan öğreniyoruz. Kral IV. Antiochos tarafından imtiyaz verilen Timarchos ve Heraklerdes tarafından yapı inşa edilip krala adanmıştır. Bunların isimleri Tevrat’ta da geçmektedir. Ayrıca tarihçi Polybios da bunlardandır. Yapı simetrik olup buraya ana giriş dışında batıdaki caddeden de iki kapı ile giriliyordu. Bu kapılardan oturma basamaklarının en üst kısmına ulaşmaktaydı. Avludan girişler orkestranın iki yan kısmına denk gelmekteydi. Güneybatıdaki koridorda bir düzineye yakın iskelet bulunmuş bu iskeletlerin üzeri mermer plokolarla kapatılmıştır. Buranın hazinelik olduğu kabul edilir.Bu koridorun kuzeyinde duvara bir yazı yazılmış bu yazıtta C.JULİU EUKRATES’in dedesinin isteyi üzerine Sezar adını aldığı yazılıdır. Burada ayrıca giyinik kadın heykeline ait parçalar ile İonik sütün başlığına ait parçalar ele geçmiştir. Bu koridordan 1200 kişilik oturma kısmına geçilirdi.Oturma basamaklarında 2 ayrı işçilik görülmekteydi. Bu da basamakların bazılarının sonradan değiştirildiğini gösterir. Bu değişiklik olasılıkla yangın sonrasında yapılmış olmalı bu kadar büyük bir yapının üzeri ancak ahşap bir çatı ile örtülebilirdi. Yapı 24.29m genişliğinde 34.84m uzunluğundadır. Çatıyı 4 adet İon başlıklı sütunlar taşıyordu. Bu sütun ve başlıklardan parçalar ele geçmiştir. Bu bu sütunların iki tanesi orkestranın sağ ve solunda yer almaktadır. Diğer ikisinin basamaklarının olduğu kısımda yer aldığı kabul edilmesine rağmen diğerleri kesin olarak belirlenememiştir. Ayrıca burada olduğu bilinen mermer üç ayağın da yeri belirlenememiş mermer ve üç ayağa ait parçalar avluda ve yapının içinde ele geçmiştir. Bu üçayağın 2 adet olduğu ve oturma yerlerinin üst kısımında bir yerde olduğu kabul edilir. Yapının doğusunda yer alan avlu sütunlu galerilerle çevrilmiş ve bu sütunlu galerinin seviyesine kadar yapının duvarları düz devam etmiş üst kısımda ise yarım dor başlıklı sütunlar kullanılmıştır. Sütunların arasında pencere ve kalkan motifleri yer alıyor. Üstte triğlif ve metoplar vardır. Bunların da üzerinde geison ve sima yer alıyor ön kısımda aslan başlı çörtenler vardı. Öndeki avlu kare şeklindedir. Avlunun ana kaya düzeltilerek bırakılan bölümleri dışında kalan kısım mermer levhalarla döşenmiştir. Üç girişli propylon korint başlıklı sütunlara sahiptir ve dışta yapının çevresine uygun olarak üç basamak yer alıyor. Propylon’da korint başlıklı sütunlar kullanılmış ve bunların üzerindeki frizde silahlar yer alıyor. Avlunun orta kısmında 2 katlı bir anıt bulunmaktadır. Burada antoninler dönemine ait bir yazıt ele geçmiştir. Artemis, ,Apollo, Leto kültüyle ilgili sahneler inşa edilmiştir.
Capito Hamamı
Capito Hamamı batı tarafına yaklaşık kare planlı bir palestra eklenmiştir. Palestranın bir kenarının uzunluğu 38m’dir. Güneyinde ise gymnasium yer alıyor. Hamamın genelinde kireç taşı kullanılmış. Palestradaki sütunların hiçbirisinde kaide ele geçmemiş. Yivsiz olan sütunlar tipik başlılara sahiptir. Sütun başlığı yumurta dizisi ile sona eriyor. Hamamın ön kısmına havuzlu bir fosat eklenmiştir. Yalnız baştabana ait parçalar bulunmuştur. Bitkisel motiflerin yer aldığı bir friz ve ‘Vergilius Capito’ yazılı yazıt ele geçmiştir. 2. Katın sütunları arasındaki koltuklarda lotus palmet bezemelerinin olduğu kabul edilir.Capito hamamı plastra ile birlikte simetrik yapılmış burası Roma Valisi C.N. Vergilius Capito tarafından Cladius döneminde inşa ettirilmiş olmalı.Tamamı kazılmadığından bazı odaların işlevleri bilinmiyor. Palestrada yarım daire şeklinde natatio kısmındaki havuzdan sonra apoditerium kısmına girilirdi. Bu odanın içinde nişler yer aldığından apoditerium olduğu kabul ediliyor. Bunun sağ ve solundaki odalar da aynı amaçla kullanılmış olmalı bundan sonra tepidarium ve callidarium kısmına geçiliyordu. Bu hamamda en az üç yapı evresi var. Yazıta göre Vergilius Capito yalnız hamamı inşa ettirmiş. İon stildeki palestra daha sonraki özellikler gösteriyor.
Faustina Hamamı
Çok iyi korunmuş olan bu yapı, Hıppodamos’un kent planına uymamaktadır. Hamamın palaestrası kareye yakın bir biçimde olup 77,50x79,42 m. boyutlarındadır. Avluyu çevreleyen kolonadlar Korinth düzenindedir. Palaestradan uzun bir salon olan apoditeriuma geçiliyordu. Apoditeriumun küzey ucundaki nişlerde bulunan musa heykelleri halen İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ndedir. Apoditeriumdan üç odadan oluşan frigidariuma, yani soğukluğa giriliyordu. Frigidariumun orta salonunda büyük bir havuz bulunmaktadır. Burada çeşme işlevi gören, bir nehir tanrısı ve aslan heykeli orijinal yerlerinde durmaktadır. Soğukluktan hamamın güneydogusundaki apsisli iki büyük salonu içeren caldariuma, yani sıcaklığa ulaşılıyordu. Altı boş iki oda güneydeki külhanlardan gelen sıcak hava ile ısıtılıyordu. Sıcak hava ayrıca duvarlar içindeki künklerden de geçerek bu salonların ısınmasını sağlıyordu. Sıcaklıkta yıkananlar büyük caldariumun batısındaki tepidariuma, yani ılıklık bölümüne gelip, oradan da hamama girerken giysilerini bıraktıkları apoditeriuma dönüyorlardı. Kazı sırasında bulunan yazıtlardan, hamamı yaptıranın Marcus Aurelius’un (M.S. 161-180) karısı Faustina olduğu anlaşılmaktadır.
Stadyum
Bu yapı M.Ö 2. yy ortalarında inşa edilmiştir. Yönü bouleterionunkine paralel kuzey ve güney agoralara ise diktir. Ayrıca Roma Çagın stadyumlarında olduğu gibi uçları yuvarlak bitmez. Birbirlerine paralel karşılıklı iki kanat, güney agorada gördüğümüz düzeni anımsatan bir biçimde, birbirinden ayrı iki yapı etkisi uyandırmaktadır. Gerçekten stadyumun dogu ucunda gün ışığına çıkarılmış olan duvar parçası, güzel kesme taşları ve özenli işçiliği ile Hellenistik Dönem özelliği gösterir. Ayrıca stadyumun içeriye bakan kapısı, hem planı hemde bezemeleri ile Hellenistik özelliktedir. Buna karşın stadyum doğu kapısı Roma Çağı’ndandır. Stadyumun boyutları 191x 29,5m. olup 15.000 kişilik oturma yeri bulunuyordu.
Nympheum
Capito hamamı ile güney ağora arasındadır. Nympheler su perileridir. Bu yapı da onlar için yapılmıştır. Bugün 1. Katın ortasında ve güneyinde nişler görülen nympheum 3 katlı idi. Burada 9 niş yer alıyor. 1.kattaki ön sütunlar plaster şeklinde idi.2.katta ise normal yivsiz korınt sütunları vardır. 1.kattaki sütunlar bir podyum üzerine, 2.kattakiler ise yüksek kaideler üzerine oturtulmuştur. Yapının arka kısmındaki 3 oda suyun toplandığı kısımlardı. Bu kısımların üzeri tonozla kapatılmıştı. Alt katın arşitravunda yer alan yazıt epigraflar tarafından Traianın babasının dönemine yani (79-80) yıllarına verirBu tarihte Traianın babası Asya’da vali idi. Çeşme büyük ihtimalle onun döneminde inşa edilmişti. Üst katın arşitravında ise yunanca bir yzıt yer alıyor ve bu yazıtta III.Gordianus tarafından süslemelerin yaptırıldığı yazılmış. Aynı tarihte buradaki figürler de yapılmış olmalı. Nymoheumun güneyinde 6,63m uzunluğunda templümin ante tipte tonozlu bir yapı bulunmuş. Girişi batıdan olan bu yapının işlevi belirlenememiş.
Heroon
Tiyatro tepesinin kuzeydoğusunda ortaçağ kalesine giden yolun üzerinde yer alır. Kent içindeki en eski yapılardandır. Mezar odası paros bloklarıyla örülmüş ve üzeri Tümülüs şekline dönüştürülmüştür.Arkadaki sıra odalarının önüne İon sütunlu bir galeri eklenmiş burada 2 odanın içinde çakıl taşı mozaiği bulunmuş. Roma Döneminde doğudaki odalar değiştirilmiş asıl mezar odasına dromos’tan geçilerek girilirdi. Ana odanın arkasında 5 adet çekmeli mezar ele geçmiş bunlardan hangisini asıl mezar olduğu bilinmiyor. Duvar tekniğinden dolayı bunun Makedonyalı birine ait olduğu kabul edilir.
Ölmeden önce görülmesi gereken yerlerden Pamukkale ile göz kamaştırıcı bir güzelliğe sahiptir Denizli. Antik kentleri ve kaplıcalarıyla da en iyi gezi alternatiflerinden biridir
Bu hafta Denizli’ye gidiyoruz. Kaynak sularının kirecinden oluşmuş, parlak, beyaz rengiyle Türkiye’nin en önemli doğa harikalarından biri olan Pamukkale’yi; tepesinde Antik Roma’dan kalma Hierapolis kutsal şehrini ve 10 km yakınındaki Laodikeia antik kentini gezeceğiz.
Hierapolis ve Laodikeia antik kentleri Çürüksu (Lykos) Vadisi’nin iki yakasında yer alıyor. Çürüksu Vadisi’ni ya da Denizli Ovası’nı üç yüksek dağ kütlesi sarıyor: Honaz (Kadmos), Çökelez ve Baba (Salbakos) Dağları. Honaz yakınlarında doğan Çürüksu Nehri bereketli Denizli Ovası’na hayat veriyor ve Sarayköy civarında da Büyük Menderes Nehri’ne karışıyor.
İlk durağımız Pamukkale, hani moda bir deyim var ya ölmeden önce görülmesi gereken yerler diye, işte öyle bir liste yapacak olursanız listenin başına Pamukkale’yi yazmalısınız bence. Gerçekten de insanı büyüleyen masalsı bir yer Pamukkale…
Pamukkale parlak beyaz rengiyle kilometrelerce uzaklıktan görebiliyor; travertenlerin üzerindeki geniş terasta da Hierapolis antik kenti yer alıyor. Hierapolis kenti yüksek oranda kireç içeren termal suların aktığı yerlerde oluşturduğu beyaz tabakalar (travertenler) nedeniyle Türklerce Pamukkale olarak adlandırılmış. 2700 m uzunluğunda ve 160 m yüksekliğinde bir tepe oluşturan travertenlerin üstüne 20. yüzyıl içinde birçok otel inşa edilmiş, hatta bu yüzden Hierapolis kalıntılarının bir bölümü yıkılmış, otellerin fosseptiklerinden sızan sular ve aşırı insan baskısı zamanla travertenlerde sararmaya neden olmuş. UNESCO’nun Pamukkale’yi korumaya almasıyla travertenlerin üzerindeki oteller yıkılmış, üzerinde dolaşmak yasaklanmış, termal su kontrollü olarak ve tek elden verilmeye başlanmış, çünkü aşırı miktarda ve uzun süre aynı yere akıtılan su da yosunlaşmaya neden oluyormuş. Travertenler tekrar eski rengine kavuşmuş. Termal su kaynaktan çıktıktan sonra, 320 m uzunluğunda bir kanalla travertenlerin başına geliyor ve buradan traverten katlarına dökülüyor. Kaynağından 36 derece çıkan sudaki karbondioksit ve karbonmonoksit havaya uçuyor, yüksek miktarda kalsiyumkarbonat dibe çökelerek doğa harikası beyaz travertenleri oluşturuyor. Pamukkale termal kaynağının antik havuzuna günübirlik girilebiliyor. Bu bölgede sıcaklıkları 35-100 C arasında değişen 17 sıcak su kaynağı daha var. Bunlardan biri de 5 km ilerisindeki Karahayıt Kasabası’nda. Karahayıt’daki 60 0C sıcaklıkta çıkan termal suyun içindeki maden oksitleri nedeniyle kırmızı, yeşil ve beyaz renkli traverten tabakaları oluşmuş ve bunlar Kırmızısu Travertenleri olarak adlandırılmış.
Hierapolis, Yunanca’da kutsal kent anlamına geliyor, Anadolu’daki diğer Hierapolis’lerden ayırmak için burası Frigya Hierapolisi olarak adlandırılmış. MÖ 190’da Bergama Kralı 2. Eumenes tarafından kurulan kente Bergama’nın kurucusu Kahraman Telephos’un güzel eşi Hiera’ya atfen Hierapolis adı verilmiş. MÖ 2. yüzyıl ile MS 1.yüzyıl arasında tekstil ürünlerinin üretimi ve ihracatıyla büyük bir gelişme gösteren kent yaşadığı depremler yüzünden birkaç kez yerle bir olmuş ve yeniden kurulmuş. Roma ve Bizans döneminde de önemini sürdüren kent anıtsal yapılarla süslenmiş. 1210’da Selçukluların eline geçen kent 1354 depreminden sonra terk edilmiş.
Hierapolis’in iki girişi var, kuzey kapısını araçla gelenler kullanıyor, bu kapı Hierapolis kalıntılarının içine açılıyor. Travertenlerin başındaki güney kapısı ise yayalar için, ancak bu noktadan sonra ayakkabıyla dolaşmak yasak. Hierapolis’teki önemli yapıların çoğu kenti ikiye bölen 1 km uzunluğundaki ana caddenin iki yanında yer alıyor, ana caddenin her iki ucunda da birer anıtsal kapı var. Şimdi büyük ölçüde yıkık durumda olan surlarla çevrili olan kentin en sağlam yapısı ise MS 1.yüzyıl’da inşa edildiği bilinen tiyatrosu. Tiyatronun sahne bölümünde yer alan mermer kabartmalar olağanüstü güzellikte. Sahneyi Apollon ile Artemis"e ait mitolojik kabartmalar, Dionysos’un eğlence alayları, Roma İmparatoru Septimus Severus"un taç giyme törenine ait kabartmalar, Apollon, Leto, Artemis ve Hades heykelleriyle, Kral Attalos ve Eumenes’in büst heykelleri süslüyordu; şimdi bunların büyük bir bölümü Hierapolis Müzesi’nde, kopyaları ise sahnede sergileniyor. Antik kentin en büyük yapılarından biri olan Roma Hamamı 1984’ten beri Hierapolis Arkeoloji Müzesi olarak kullanılıyor. Müzede Hierapolis kazılarından çıkan eserlerin yanında Laodikeia, Colossai, Tripolis, Attuda gibi Çürüksu Vadisi kentlerinden toplanan eserler sergileniyor.
Hıristiyanlığı yaymak için geldiği Hierapolis’te öldürülen Havari Filip’in sekizgen anıtmezarı da (Martyrium) kentteki bir diğer önemli yapı. Kentin en yüksek noktasında bulunan Martyrium’a ulaşmak için bir hayli yürümek gerekiyor. Apollon tapınağı ise eski ve dini mağara olarak bilinen Plutonion üzerine kurulmuş. Söylenceye göre burada Apollon ile ana tanrıça Kibele buluşmuş.
Çürüksu Vadisi’nin diğer yakasında, Hierapolis’in tam karşısında bir zamanlar Frigya’nın en büyük iki kentinden biri olan Laodikeia’nın kalıntıları yer alıyor. Hierapolis, Pamukkale sayesinde her yıl binlerce kişi tarafından ziyaret edilirken, Laodikeia’yı az sayıda kişi ziyaret ediyor. Laodikeia Yunanca’da Laodike’nin Yurdu anlamına geliyor, kente kurucusu Seleukos Kralı 2. Antiochos Teos’un eşi Laodike’nin adı verilmiş. (MÖ 261-253) Laodikeia Türkçe’ye Ladik olarak geçmiş ve Anadolu çeşitli yörelerinde beş Ladik kenti bulunuyor. Strabon Lykos ırmağının 2 km güneyinde kurulan kentin (diğer Laodikeia’lardan ayırmak için olsa gerek) “Lykos"daki Laodikeia” olarak adlandırıldığını belirtir.
Laodikeia, antik dönemde ana yolların kavşağında yer alan çok önemli kentmiş, en önemli gelir kaynağı ise tekstil ticaretiymiş. Strabon da bu civarda yetiştirilen koyunların yününün yumuşaklığından ve kuzguni siyah renginden söz eder, Laodikeialıların bundan büyük gelir elde ettiklerini belirtir. Burada dokunan ve Trimita olarak bilinen tunikler o denli ünlüymüş ki kent bir dönem Trimitaria olarak anılmış. En parlak dönemini MS 1. ve 6. yüzyıl’lar arasında yaşayan kentten günümüze ulaşan kalıntıların çoğu bu döneme ait. MS 494’te yaşadığı depremden sonra kentin yıldızı sönmüş, 7. yüzyıl başında yaşadığı depremlerden sonra halkının büyük bölümü Babadağ’ın kuzey yamaçlarına, Hisarköy’e ve özellikle de Denizli Kaleiçi’ne taşınmış. Kaleiçi bu dönemden sonra Laodikeia’nın bir parçası olmuş. Türklerin bölgeye gelişinden sonra Denizli Kaleiçi Laodikeia’sı Ladik adını almış, eski Laodikeia ise bütünüyle terk edilmiş.
Laodikeia Hıristiyanlar açısından büyük önem taşıyor ve kutsal kabul ediliyor; zira İncil’in Vahiy bölümünde Anadolu’daki ilk yedi kiliseden birinin burada kurulduğu anlatılıyor.
Antik kent birbirini dik açılarla kesen ana caddeler ve ara sokaklardan hippodomik (ızgara) planlı olarak tasarlanmış. Kentin dini, sosyal ve ticari yönetim binaları sütunlarla süslü Suriye Caddesi’nin iki yanında sıralanmış. Terk edildikten sonra kentteki yapıların taşları başka yerlere götürülmüş, yakın çevredeki birçok bina buradan alınan taşlarla inşa edilmiş. Laodikeia’daki kalıntıların çoğu toprağın altında, görünen kalıntılar en azından Hierapolis kadar cezbedici değil. Ancak Pamukkale Üniversitesi’nin 2003’te başlattığı arkeolojik kazılar sürüyor ve yakın gelecekteki bu görkemli kentin tekrar ayağa kaldırılması bekleniyor.
Nasıl gidilir?
Denizli, İstanbul’a 662 km, Ankara’ya 479 km ve İzmir’e 236 km uzaklıkta. Denizli’nin 17 km kuzeyindeki Pamukkale’ye kent merkezinden düzenli araç seferleri yapılıyor. Denizli’nin 6 km kuzeybatısında yer alan Laodikeia antik kentine ulaşmak için önce Pamukkale yoluna girmek gerekiyor, bu yol üzerindeki tabeladan Goncalı köyüne doğru 1 km kadar gidildiğinde antik kente ulaşılıyor. Düzenli araç seferi yok, yol ayrımında inip yürümek gerekiyor.
Bütün dünyada Noel Baba olarak tanınan Aziz Nicholaos, Türkiye’nin Akdeniz kıyılarında önemli bir Lykia kenti olan Patara'da doğmuştur.
M.S. 300'e doğru Patara refah içindeyken kentte yaşayan zengin buğday tüccarının bir oğlu olur ve ona Nicholaos adı verilir. Doğduğunda göğün bir hediyesi, ana-babasının dualarının ve sundukları adakların bir meyvesi, fakirlerin bir kurtarıcısı olarak dünyaya geldiğine işaret edilmiştir. Daha gençliğinde bile mucizeler yarattığına inanılır. Bu inanca göre inşa halindeki bir kilisenin yıkılmasıyla enkaz altında kalan Nicholaos, annesi ağlayıp inlerken, üzerine yığılan taşların altından sağlam olarak kurtulmuştur.
Bir süre sonra babası öldüğünde büyük bir servetin tek mirasçısı olmuş ve servetini yoksullara yardım için harcamaya karar vermiştir. Bu sırada Patara'da önceleri çok zengin olan bir şahıs fakirleşmiş ve kızlarının çeyizini yapamayacak duruma gelmiştir. Çaresizlikten kızlarını satmayı bile düşündüğü bir anda, Nicholaos durumu görerek onlara yardım etmeye karar verir. Kendini belli etmemek ve aynı zamanda gururlarını kırmamak için kızların evine gece gider. Onlar uykuda iken büyük kızın açık olan penceresinden çeyizine yetecek olan bir kese altını içeri atar. Sabah parayı bulan büyük kız çok sevinir ve kötü durumdan kurtulur.
Daha sonra ortanca ve küçük kızın çeyiz paralarını da karşılamak isteyen Nicholaos, pencereleri kapalı olduğu için bacadan atar. İşte Noel Baba'nın yılbaşında hediye bırakma öyküsü böylece doğar. İkonalarda ve resimlerde de Nicholaos'ın üç altın top ile gösterilmesi bu yüzdendir.
Aziz Nicholaos'un yaşamıyla ilgili bir öykü de şöyledir;
Nicholaos hacı olmak üzere Kudüs'e gider. Geri dönüşünde fırtınaya tutulan gemiyi dualarıyla batmaktan kurtarır, ayrıca denize düşerek boğulan bir denizciyi de diriltir. O günden sonra Aziz Nicholaos denizcilerin de koruyucu azizi olarak kabul edilmiştir.
Nicholaos bir müddet sonra Patara'nın komşu kenti Myra'ya göç eder. Myra Başpiskoposu ölmüş yerine geçecek kişi üzerinde anlaşma sağlanamamıştır. Bunun üzerine sabah kiliseye ilk gelen kişinin başpiskopos olması kararlaştırılır. Aziz Nicholaos kiliseye ilk gelen kişi olarak başpiskopos seçilir. Burada da mucizelerine devam ederek üç generali ölümden kurtarır. Diğer bir öyküsü ise şöyledir:
0 yıl Myra'da kıtlık çıkar. İskenderiye'den Byzantion'a mısır götüren bir filo Myra'nın limanı olan Andriake'ye uğrar. Nicholaos hemen limana koşar ve her gemi başına bir miktar mısır vermelerini ister. Gemiciler Byzantion'a vardıklarında istemeyerek verdikleri mısırların yerlerinde olduğunu hayretle görürler.
Hıristiyanlara karşı olan İmparator Diocletianus ve Licinius zamanında Nicholaos da diğer Hıristiyanlar gibi bir ara hapsedilmiştir. M.S. 325 tarihinde Hıristiyanlık içindeki problemleri çözmek için İznik'teki (Nikaea) meclis toplantısına Myra Başpiskoposu olarak katılır. Yolda giderken bir handa öldürülerek salamura yapılmış üç çocuğu dirilttiği daha sonra Bonaventure adlı bir kilise adamı tarafından iddia edilmiştir. Ögrencilerin de koruyucusu olduğuna inanılan Aziz
Nicholaos'un 6 Aralık 343'te 65 yaşında iken öldüğü sanılmaktadır. Myralılar onun adına bir kilise yaparak içindeki lahitte onu sonsuz uykusuna bırakmışlardır.
Haçlı Seferleri sırasında 20 Nisan 1087'de Bari'den gelen tüccarlar kemiklerini çalıp Bari'ye götürmüş ve yaptıkları bazilikaya gömmüşlerdir. onun olduğu sanılan geride kalmış bir kısım kemik ise bugün Antalya Müzesi'nde saklanmaktadır.
Noel Baba Kilisesi
Aziz Nicholaos öldüğünde yapılan kilise veya şapel 529 yılındaki zelzelede yıkılınca daha büyük belki de bazilika tipinde bir kilise yapılmıştır. Peschlow, büyük apsisin güney tarafında eşit apsisli iki küçük mekân ile bugünkü binanın kuzey yan nefinin büyük kısmının bu ilk yapıya ait olduğunu tahmin etmektedir. Bu kilise VIII. yüzyılda zelzele veya Arap akınlarıyla yıkılmış, daha sonra tekrar yenilenmiştir. 1034 yılında Arap donanmasının denizden yaptığı akınlarla harap olmuştur. On yıl harap durumda kalan kilisenin 1042'de Bizans İmparatoru IX. Konstantin Monomakhos ve eşi Zöe tarafından tamir ettirildiği kitabesinden anlaşılmaktadır. XII. yüzyılda binaya bazı ekler yapılmış, kilise tekrar onarılmıştır.
XIII. yüzyılda Türklerin eline geçen Myra'da, kiliseyi serbestçe ibadet etmek için kullandığını ve kilisede bazı onarımların yapıldığını anlıyoruz. 1738'de büyük kilisenin yanındaki şapel tamir edilmiştir. 1833- 1837 yılları arasında Anadolu'yu gezen C. Texier, Myra'ya da uğramış ve kitaplarında kiliseden bahsetmiştir. Ondan on yıl kadar sonra 1842 yılı Mart ayında Teğmen Spratt ile Prof. Forbes de Myra'ya gelmiş, kilisenin bir krokisini çıkarmışlar ve kilisenin yanında bir manastırın olduğunu görmüşlerdir.
1853 yılında Kırım Harbi sırasında Ruslar kilise ile ilgilenmişler ve burada bir Rus kolonisi kurmak için Anna Golicia adındaki Rus kontesi adına toprak almışlardır. Ancak Osmanlı Devleti işin siyasî yönünü farkedince Rusların aldıkları toprakları geri almış, yalnızca kilisenin onarım istekleri kabul edilmiştir. Böylece 1862 yılında August Salzmann adında bir Fransız, Nicholaos Kilisesi'nin onarımı ile vazifelendirilmiştir. Bu restorasyonlar kilisenin aslını bozacak kadar kötü yapılmıştır. Bu restorasyon sırasında 1876'da bugün görülen çan kulesi de ilave edilmiştir.
Birçok kentin koruyucu azizi olan Noel Baba'ya adanmış iki bine yakın kilise bulunmaktadır. O'nun yaşam öyküsü ve mucizeleri birçok kitapta yer almış, ancak en eskisi 750-800 yılları arasında Byzantion'da Stadion Manastırı Başkeşişlerinden Michael tarafından yazılmıştır. Şimdi biz Anadolu Bizans mimarisinin ilgi çekici bir yapısı olan St. Nicholaos Kilisesi'ni beraberce gezelim.
Müze girişinden sonra taş döşeli yoldan aşağıya doğru inilir. İnerken Noel Baba'nın heykeli solumuzda yeşillikler içinde görülür.
IV. yüzyılda burada bulunan tek kubbeli kilisenin güneyine VIII. yüzyılda haç şeklinde bir şapel ile kuzey tarafına da eklemeler yapılmıştır. Ayrıca 1862-63 senelerinde de binaya dış narteks ile iç narteksin bazı kısımları ilave edilmiştir.
Binanın esas girişi batı yönünde olmasına karşılık biz gezi yönünde anlatmayı daha uygun bulduk. Bugün iki sütunu ayakta kalmış bir avludan bir iki basamakla Bizans Devri'nde ilave edilmiş güney nefine inilir. Haç biçimli bu bölümün doğu kısmında üç kemerli pencereye sahip bir apsis yer alır. Apsisin önünde orijinal stylobat ile ortasında altar kaidesi hâlâ görülür. Apsis nişinin içinde yer yer renkleri kaybolmuş ve belirsizleşmiş aziz figürleri vardır. Bunların altındaki küçük niş içindeki fresko Noel Baba'ya aittir. Bu bölüm ve esas kilisenin güneydoğu şapelinin tabanlarında farklı desenlerde mozaik panolar görülür. Batı yönünde merdivenlerin karşısındaki niş içerisinde İsa, Meryem ve Yahya freskoları vardır.
Buradan iyi muhafaza edilmiş kapı çerçevesi bizi lahitlerin bulunduğu kısma, yani haç biçimli şapelin uzun kısmına çıkartır. Lahitlerin yer aldığı nişler içindeki freskolar bugün net olarak görülmese bile çeşitli aziz tasvirlerini içeren freskolar ile bezenmiştir. Kuzey duvarındaki ilk nişle sütunların üzerinde Meryem freskosu ilginç örneklerdir. Noel baba freskosunun bulunduğu ikinci niş sütununun ters konduğu yazılarından anlaşılmaktadır.
Nişler içinde yer alan lahitlerden birinci niş içindeki akarthus yaprakları ile süslü Roma Devri lahdinin Noel Baba'ya ait olduğu kabul edilir. Hatta Noel Baba'nın denizcilerin de azizi olmasından dolayı lahdin üzerinin balık pulu desenleriyle süslendiği söylenir. 20 Nisan 1087'de Bari'li korsanlar, Noel Baba'nın kemiklerini almak için lahdi kırmışlar, bazı kemikleri alarak Bari'ye götürmüşlerdir.
İkinci niş ile karşısındaki nişte bulunan lahitler sadedir. Burada nişler içindeki lahitlerden başka yerde iki mezar daha bulunmaktadır. Buradan bir kapı ile kilisenin iri blok levhalarla döşeli avlusuna geçilir. Avluda ise bir niş içerisinde boşaltılmış iki mezar bulunur. Yanında bulunan mermer üzerinde haç ve çapa motifi Noel Baba için yapılmış olmalıdır. Solda duvar içine yerleştirilmiş mezardaki kitabede 1118 tarihi yer alır. Avludan önce dış nartekse, sonra üç kapı ile ana mekâna (naos) açılan iç nartekse geçilir. Burası gruplar halinde piskoposların resmedildiği freskolarla süslenmiştir. Buradan geçilen esas mekân üç kemerle yan neflere açılır. Ana mekânın güneyinde iki nef vardır. İkinci nefte niş içindeki lahitte Noel Baba'nın mezarı olduğu söylenir ise de üzerindeki kadın erkek kabartması bunun böyle olmadığını gösterir. Yan nefin karşısındaki niş içerisinde ise birbaşka mezar vardır. Kuzey nefin kubbesinde Hz. İsa ve 12 havarinin freskoları bulunur. Yanda ise yan nefin kazısı yapılmaktadır. Bu kazının yapıldığı nefin batı kısmında ise üç oda bulunur. Binanın ortasında pencereli ve kasnaklı bir kubbenin olması gerekirken, Salzmann yaptığı tamir sırasında mekânın üstünü kapatarak, kesme taştan kaburgalı büyük bir çapraz tonoz kullanmıştır.
Kommagene Krallığı Türkiye'nin güneydoğusunda, Dicle ve Fırat Nehirlerinin yukarı kıyılarında kurulmuştu. Bugün bu topraklar anlatılan o cennete ait ipuçları vermiyor-cenneti çağrıştırmakta zorlanıyor. Yamaçları kapladığı söylenen o ağaçlar artık yok ve keçi sürüleri bitki örtüsünün son yeşilliklerini tüketmekle meşgul. Başlatılan sulama kanalları mucizeler yaratacak ve verilen çabalar sonunda bölge yeniden ağaçlanacak zira toprak burada çok verimli ve sayısız dağ pınarı var.
Kommagene kömür, demir, altın ve petrol gibi mineral ve madenleriyle ünlü çok verimli bir bölgeydi. Bu zenginliklerin bir kısmı bugün yeniden keşfedilmiş durumda. Örneğin 1960larda bir arkeolog Fırat'tan altın çıkarmayı başardı. Diğer bir kesif petrol ile yasandı. Son birkaç yıldır bölgede yaygın olarak ham petrol sondajı yapılıyor.
Her yerde Türk Petrol Ofisi'nin kara altın çıkaran petrol çıkarma şantiyelerini görmek mümkün. Ama artık zamanda yolculuk etme vakti. Kommageneyi ilk kez I.Ö. 850 civarında yazılı tarihin kayıtlarında görmeye başlıyoruz. Bir Asur kralının tutanaklarında, halkın krala yıllık vergi olarak altın, gümüş ve sedir ağacından yapılmış tahta verdiği yazılı. Belli ki o günlerde değerli sedir ağaçları sadece Lübnan'da değil Kommagene topraklarında da yetişiyordu. Kommagene Asurluların bir uydusu haline geldiği dönemde.
İ.Ö. 700 civarında bir Kommagen Kralı Asurlulara başkaldırır. Asur kralı Sargon Kommagenleri yener ve yenilen asi kralı: "Tanrılardan korkusu olmayan tanrısız bir adam bu. Sadece kötü planlar yapan bir hilekar," diyerek suçlar. Kral Sargon'un nitelemesi fazlasıyla öznel görünebilir. Ancak Sargon sözlerine şöyle devam eder: "karısını, oğullarını ve kızlarını, malını ve hazinelerini aldım ve son olarak halkını aldım ve onları Mezopotamya'nın güneyine (bugün Irak) sürdüm." Anlaşılan, yerleşik halkları yurtlarından topraklarından sürmek o zamanlarda da uygulanan bir yöntemdi.
İ.Ö. 600 dolaylarında Babilliler Asurluları yenilgiye uğratırlar. Sonradan Kommagene krallığını başkenti olacak olan Samsat'da son kez savaşırlar. Bu savaşta Mısır ordusu Asurlulara destek verir ancak Babilliler birleşik orduları yenmeyi başarırlar. Kommagene halkı İ.Ö. 550 dolaylarında, önce Babillileri yenen Perslerin sonra da Persleri yenen Büyük İskender'in ordularının istilasına tanık olur. İ.Ö. 300'lerde Büyük İskender'in veliahtlarından biri olan Kral Seleukos 1. Nikator bölgesinde hüküm sürer. 1.Nikator Kommagene krallarının Yunan atalarından birisidir. İ.Ö.130'larda Kommagene krallığı bağımsızlığını kazanır.
Kral Mithridates I Kallinikos
Küçük Asya'da hüküm süren çogu krallık gibi Kommagene de dogu ve batı halklarının kaynaştığı bir pota oldu. Farklı kültürleri, gelenekleri olan farklı diller konuşan insanlardı onlar ve doğal olarak kendilerini birleşmiş tek bir halk olarak görmüyorlardı. Onlar için aile ve kan bağı Kommagene krallığı altında birleşmiş olmaktan daha önemliydi. Kral Mithridates bu tavrı değiştirmek için çok çalıştı.
Örneğin her yıl atalarının onuruna Kommagene krallığında Olimpiyat Oyunları düzenledi. Bu oyunlar, Yunanlıların Olimpiyat Oyunlarıyla karsılaştırılabilir nitelikteydi. Gençlik yıllarında Kral Mithridates de bu oyunlara katılmış ve Kommageneliler arasında popüler olmayı başarmıştı. Yetenekleri sayesinde Kral Mithridates pek çok ödül almış ve bunun bir sonucu olarak Güzellikle zafer kazanan' anlamına gelen Kallinikos' adını almıştı.
Mithridates Laodike adında bir Seleukos prensesiyle evlendi. Üç kızları oldu ve dördüncü çocukları da kız olunca çift bir oğul sahibi olamama kaygısına kapıldılar. Bir oğula sahip olmak krallığın kalıcılığı açısında çok önemliydi ve erkek evladı olmayan bir kralın veliahdı da yok demekti. Oğulları olduğunda tattıkları mutluluk ve rahatlık sonsuzdu ve çocuğa Laodike'nin babasının adı, Antiokhos, verildi.
Kommagene krallığı gücünü kat kat asan güçlerin tehdidi altındaydı ve Mithridates yardıma muhtaçtı. Yardım alma amacıyla Mithridates tanrılarla bir anlaşma yaptı. Bu tanrıların gerçek mi hayali mi oldukları bilmiyoruz, ancak krallığın bağımsızlığını koruduğu dikkate alınırsa Mithridates'in anlaşmasının ise yaradığı söylenebilir.
Diğer taraftan bu sözleşmenin halklar arasındaki uyumsuzlukları yumuşattığı anlaşılıyor. Kommagene Krallıgı'nı oluşturan bu başka başka köklerden gelen insanların kendilerini birbirleriyle bağlantılı hissetmeleri güçtü. Ancak tanrılarla yapılan sözleşmeden etkilendiler ve kendilerini tanrıların korumayı kabul ettiği seçilmiş insanlar olarak gördüler. Böylelikle, Mithridates krallığını meydana getiren halklar arasında bir bağ oluşturulabildi.
Kral bu sözleşmenin onuruna ülkenin her yerinde, temenos denilen, küçük tapınaklar insaa ettirdi. Temenoslar ülkenin en göze çarpıcı noktalarında kuruldu. Bu noktalardan tapınakların en önemlisi olan kutsal Nemrud Dagı'nın tepesindeki tapınağı görmek mümkündü. Bu tapınakların hepsinde tanrılardan biriyle el sıkısan Kral Mithridates'in tasvir edildiği bes tablet bulunurdu.
Mithridates tanrılaraiYunanca ve Persce olan isimler verdi:
Mithridates tanrılara her iki dilde isim vermesinin sebebi krallığını oluşturan halkların kendilerini tanrılara yakın hissetmelerini sağlamaktı. Bu tas tabletler stel olarak da bilinir. Bu steller sayesinde Kral Mithridates tebaasını sadece onun sayesinde koruma altıda olabileceklerine inandırdı. Bur temenoslar kralın tanrılarla yaptığı anlaşmanın şahitleriydiler. Apollo / Mithras, Artagnes / Herakles, Zeus / Oromasdes, Hera / Teleia ve Helios / Hermes'i karsılayan / ev sahipligi yapan Kral Mithridates'in beş steli.
Loos'un onuncu günü--14 Temmuz-- "Yüce Tanrıların Tezahürü" günü olarak kabul edildi. O gün Kral Mithridates'in taç giydiği gün olarak da seçilmişti. Her yıl o gün Kommageneliler köylerinin veya kasabalarının yakınındaki tapınaklarında biraraya gelerek kutlamalar yaparlardı. Bu kutlu günde Kral Mithridates Nemrud Dagı'nın zirvesinde Kommagene'nin asilzadeleri ve diğer önemli şahsiyetleriyle bir araya gelir ve yüzlerce yurttaşının önünde tanrıların temsilcilerini kabul ederdi.
Kral Antiokhus I Theos
Kral Mithridates'in oğlu Antiokhos ailesinden Yunan ve Pers kültürün karışımı bir eğitim aldı. Annesi Kraliçe Laodike Büyük İskender'in soyundandı, babası ise Perslerin kralların kralı' dedikleri 1. Darius idi. Antiokhos çok genç yastayken babası onu bir Seleukos prensesi olan İsias Philostorgos, Sevgili' ile evlendirdi. Bu evlilik tamamen politik bir amaç uğruna plânlanmıştı ve aşkla pek ilgisi yoktu.
Mithridates tahtını ogluna bıraktıktan sonra onu gözetmeye devam etti. Nemrud DaĞı'ndaki tapınağı birlikte tasarladılar. Tapınak Mithridates'in temellerini attığı tanrılarla yapılan sözlesmenin merkezi olacaktı. Mithridates'in yaklaşımı, her zaman olduğu gibi pragmatikti. Tapınak öylesine etkileyici bir anıt olmalıydı ki tebaası sözleşmenin önemini anlamalıydı.
Nemrud Dagı'nın bölgeye hakim konumu tapınagın ülkenin her yerinden kolaylıkla görülmesini sağlayacaktı. Antiokhos ise idealistti. Ona göre sözleşme yeni bir dine beşik, Nemrud Dagı da onun merkezi olacaktı. Bu yeni din Nemrud'dan tüm medeni dünyaya yansıyacaktı. Bir din yaratmanın verdiği güvenle olsa gerek, Antiokhos taç giyişinin hemen ardından kendine Theos (Tanrı) adını verdi. Ve kendince bir efsane oldu.
Antiokhos babasına çok derin bir saygı duyar ancak annesi Laodike'yi her şeyin üstünde severdi. Bir çok yazıtta kendisini annesini seven kişi' olarak kaydettirmiştir. Annesine tanrıça anlamına gelen Thea ismini verdi. Nemrud Dagı tanrılarının heykelleri arasında annesini kendisiyle birlikte ölümsüzlestirdi. Tanrı Zeus'un soluna Kommagene Kralı, Theos olarak kendisini, Zeus'un sağına da Kommagene'nin Anası, Thea, olarak annesi Laodike'yi yerleştirdi.
Sanat
Kommagene'nin tamamen kendine özgü bir sanat geleneği vardı. Bu gelenek Yunan ve Pers sanatlarının essiz bir senteziydi. Antiokhos sanata destek verdi. Meclisinde sanatçıları ve bilginleri toplardı. Bunlara karalın arkadaşları' anlamına gelen philoi denirdi. Kral Mithridates zamanında sanatta dogu etkisi agır basmaktayken Kral Antiokhos dönemi sanatı daha doğalcı (naturalist) ve daha az stilize (geleneğe uygun) bir üslup kazandı. Antiokhos Yunan kültürünü tercih etmiş ve kendine Yunanlıların ve Romalıların dostu' adını vermişti.
Dağın zirvesindeki heykeller Kommagene sanatının ihtişamını belgeler. Orada doğu ve batı tam bir uyumla kaynaşır. Batı Terası'ndaki Antiokhos basında formu bozabilecek tüm ayrıntılardan arındırılmış çok güzel bir örnektir. Heykelde süslü bir sakal, takı ya da başka bezemeler yoktur. Sade ve dinamik bu eser bugün bile ebedi güzelliğiyle görenleri heyecanlandırır.
Ticaret
Ticaret Kommagene Krallığı için önemli bir gelir kaynağıydı. Romalılar ile Partlar arasında büyüyen sorunlar dogu ve batı arasındaki ticareti engelliyordu. Bu iki süper güç arasında bağımsız tek devlet olan Kommagene hem Romalılar hem de Partlarla ticari ilişkiler kurmuştu. Kommageneli tüccarlar özgürce Partların topraklarında ticaret yapabilyorlardı. Çin'den ipek, Hindistan'dan egzotik hayvanlar ve baharatlar dahil pek çok malın ticaretini yapıyorlardı.
Antiokhos denetimi altında tuttuğu Toros Sıradağları ve Fırat Nehri geçitleri sayesinde ağır vergiler topluyordu. Zenginliği sayesinde Kommagene sadece bir geçiş yeri degil aynı zamanda lüks malların tüketildiği bir ülke olmuştu. Getirilen mallar başkent Samsat'da Romalılara ve zengin Kommagenelilere satılıyordu. Antiokhos devrinde Samsat dogu ile batı arasındaki ticaretin merkezi haline geldi. Partlar, Kommageneliler, Romalılar, Yunanlılar ve Araplar orada bir araya geliyorlardı.
Roma'yla Savaş
Romalılar batı Anadolu'ya ilk adımlarını atar atmaz Bythinia, Pisidia, Galatia ve Cappadocia gibi Küçük Asya krallıklarını birer birer ele geçirmeye başladılar Pergamon'dan sonra İ.Ö. 80 dolaylarında Bythinia ve Pisidia'yı egemenlikleri altına aldılar. Aynı sıralarda Partlar da Kommagene sınırlarına varmışlardı. Romalılar İ.Ö. 70 sıralarında en büyük düşmanları Pontus Krallığı'nı devirdiler. Hemen arkasından da Pontus'un güçlü müttefiki olan Arm krallığını yıktılar ve fetihlerini tamamlamak için süratle bölgedeki son bağımsız krallık olan Kommagene'ye yöneldiler. Bu küçük ülkenin istilası başlangıçta hiç de zor görünmüyordu.
İ.Ö. 69'da Kommagene'nin baskenti Samsat kuşatıldı. Ancak hiç umulmayan bir şey oldu ve Roma savaş makinesi durdu. Romalı askerler daha önce hiç görmedikleri bir maddeyle bombalanıyorlardı. Romalı tarihçi Plinius onun vurduğu asker silahıyla beraber yanıyordu.' Anlasılan Kommagene dışında bilinmeyen bu gizli silahın sebep olduğu korku çok büyük olmuştu. Samsat düşmedi. Roma konsülü Lucullus ile Kral Antiokhos özel bir görüşme için bir araya geldiler. Bu görüşmenin kaydı yok ama toplantı sonunda Roma ordusu geri çekildi. Kommagene için durum gerginligini korumaya devam ediyordu zira bir yanlarında sömürgeci savaş tutkunu Romalılar diğer tarafta güçlü Part ülkesi vardı.
İ.Ö. 64'de Romalılar istilalarına devam ettiler. Seleukos devletinden kalanlar Suriye vilayetine dahil edildi. Bu devirde Roma'nın Kommagene Krallığı dışında Küçük Asya'da egemenliği altına almadığı devlet kalmamıştı. Kommagene Seleukos devletinin yıkılısından küçük bir toprak parçasını ülkesine katarak yararlandı. Kommagene'nin stratejik konumu Roma'nın doğuya doğru genişlemesinde hayati önem tasımaktaydı. Ya burası da istila edilecek ya da genişlemekten vazgeçilecekti.
Antiokhos Partlarla ilişkisini güçlendirmesi gerektiğini biliyordu. Bu amaçla kızı Laodike'yi Part kralına es olarak verdi. Bu evlilikten bir erkek çocuk dünyaya geldi, Pakoros. O babasının gözdesi ve tahtının tek varisiydi. Küçük Asya'da savaşlar sürüyordu. I.Ö. 53 yılında Partlar Romalıları yenerek Suriye'yi fethettiler. Bunu fırsat bilen Pontus Krallığı Roma'ya başkaldırma gücünü kendinde buldu.
Jül Sezar Küçük Asya'a yürüyerek ayaklanmayı bastırdı. Sezar'ın tarihe geçen "geldim, gördüm, yendim' sözü bu zaferin ardından söylenmiştir. Sezar'ın öldürülmesiyle Roma İmparatorluğu bölündü. Markus Antonius doğuyu Oktavianus batıyı aldı. Markus Antonius meclisini, sevgilisi Kleopatra da yanında olduğu halde, Tarsus'ta kurdu. Jül Sezar da Mısır kraliçesinin güzelliği karsısında ezilmiştir.
İ.Ö. 38'de Markus Antonius Part ordusunu yendi ve veliaht prens Pakoros'u öldürdü. Annesi Laodike ve Part Kralı olan babası derin bir acıya düştüler. Antiokhos kızı ve damadının acısını paylastı ve onlara yardım etmek istedi. Antiokhos savaştan kaçarak Kommagene'ye sıgınanları himayesini altına aldı ve onları Marcus Antonius'a teslim etmeyi reddetti. Savas istemeyen Antiokhos esirlere karşılık, 25 bin ton gümüşe eşit olan 1000 talens teklif etti. Zenginligiyle ünlü Kommagene'nin tüm altın ve gümüş varlığına göz koyan Markus Antonius sığınmacılara karşılık olarak Kommagene'nin tüm servetini istedi. Antiochus'un bu teklifi kabul etmesi söz konusu olamazdı.
Markus Antonius küçücük bir krallıktan gelen bu cevabı büyük bir hakaret olarak görerek askerlerine derhal Kommagene'yi kuşatmalarını emretti; kendisi Tarsus'ta, meclisinin basında, kalarak ordusundan gelecek iyi haberleri beklemeyi tercih etti. Ancak beklenenin aksine, Samsat kuşatması istenildiği gibi gitmiyordu. Bunun üzerine gücünü arttırmak isteyen Markus Antonius Tarsus'daki keyifli yaşantısını bırakıp yanına Judea Kralı Herod da olduğu halde ordusunun basına geçti.
Zaferin yakın olduğuna emindi. Belki de şu gerçekleşti: Samsat kuşatması boyunca Kommagene askerleri Kommagene'yi çevreleyen alanlarda yoğunlaşmayı sürdürdüler. Eli silah tutan her Kommageneli krallarının çağrısına sadakat gösterdi. Yeterli sayıya ulaştıklarında Roma ordusunun malzeme kollarına saldırıya başladılar. Kısa bir süre sonra Roma ordusu malzeme sıkıntısı çekmeye başladı bunun üzerine Markus Antonius durumun düzeltilmesi için bölgeye kendi süvarisini gönderdi.
Kommagene konseyinin beklediği hamle de tam buydu. Ağır zırhlı seçkin Kommagene süvarilerini devreye girdi. Kommagene ordusunu askerleri ve atları kendileri adeta yenilmez kılan siyah çelikten zırlarını kusandılar. Sayıları ancak bir kaç yüz kadardı ancak saldırılarına hiç bir düşman dayanamazdı. Bu çelik kuvvet ordunun gözbebeğiydi.
Kommagene atlıları sabah sisinde Roma süvarilerini bekliyorlar. Atlar sinirli sinirli toprağı eseliyor. Aniden yürek titreten bir trompet sesi sisi yırtıyor. Bu işaretle Kommagene süvarileri harekete geçiyor. Şaşkınlık içindeki Roma ordusu için artık çok geç. İlk saldırıya karsı koyabilmek için Roma süvarileri saflarını çekiliyorlar. Trompet sesleri ikinci kez duyulduğunda Kommageneli süvariler koşuya geçiyorlar.
Şimşek gibi ilerleyen atların altında yer titriyor. Ağır zırhlı atlılar hafif kuşamlı Roma süvarilerinin üzerine saldırıyorlar. Romalılar oyuncak askerler gibi yıkılıyorlar. Soğuk kanlı ve yüksek disiplinli Roma süvarileri çabucak toparlanıyor ve sayıca olan üstünlüklerine de güvenerek bu küçük çelik gücü çember içine almaya çalışıyorlar. Ve yine trompet sesleri.
Kommagene süvarilerinin iki yanından bir kartalın kanatlarını andırırcasına çıkıveren okçu birliği Roma süvarilerine ok yağdırmaya başlıyor. Hafif kuşamlı süvariler çelik ok yağmuru altında çaresizler ve pek çoğu yaralanıyor. Ağır zırhlı Kommagene atlıları Romalıları okçuların önüne doğru sürüyorlar. Okçular müthiş bir hızla ok yağdırmaya devam ediyorlar. Romalılar önce akıllarını sonra da hayatları kaybediyorlar.
Günün sonunda Markus Antonius süvari birliğini yitirmiştir. Bir yanda Samsat surları diger yanda Kommagene süvarileri olmak üzere Romalılar artık kuşatan değil kuşatılmış olandır. Böylece Markus Antonius Samsat kuşatmasından vazgeçmek zorunda kalır. Ortağı Herod savasın sonunu beklemeden krallığı Judea'ya döner. Markus Antonius çaresiz geri çekilir. Antiokhos durumu yumuşatmak için Markus Antonius'a 300 talens verir. Sadakasızlıktan nefret eden Antiokhos verdiği para karşılığında Markus Antonius'dan kendisine bir vatan hainini teslim etmesini sart koşar.
Kommagene'nin Sonu
Bu olaylardan kısa bir süre sonra ölen Antiokhos Nemrud tapınağına, tahminen babasının yanına, gömüldü. Antiokhos'tan sonra tahta oglu 2. Mithridates geçti. Kommagene Roma İmparatorlugu'na denk değildir artık. Mithridates'in yönetimindeki Kommagene Suriye'nin önce uydusu sonrada eyaleti haline gelir. Romalılara karsı verilen savaşta oğlunu kaybeden Part Kralı'nın acısı o kadar derindir ki kendi arzusuyla tahtından feragat eder. Veliaht prensin dedesi Antiokhos'un Kommagene'yi riske atarak krallığına sığınan Part askerlerini koruması da babanın üzüntüsünü hafifletmemiştir.
Part Kralının yerine oğullarından biri geçer. Bu acımasız bir hükümdardı ve tahtını tehlikeye atacağına inandığı, Laodike ve onun çocukları dahil, kimseyi öldürtmekten kaçınmaz. 2. Mithridates kız kardeşini Kommagene topraklarındaki Karakuş mezar tepesine gömer. Laodike'nin kabrine üzerinde ëo tüm kadınların en güzeliydi' yazan çok güzel bir tas yazıt koyar.
Mithridates Karakuş'u Kahta Çayı'nın kıyısında yaptırmıştır. Annesi Isias ve diğer bir kız kardeşi Antiochis ve onu kızı Aka da orada yatmaktadırlar. Mithridates yazlık malikanesinin terasından derin çaya inen baş döndürücü vadiyi ve Karakuş'u seyreder böylelikle ölümlerinden sonra da sevdiklerini yanında hissedebilirdi. Kıskanç kardeş 2. Antiokhos 2. Mithridates'i tahttan indirmek istiyordu. Bu nedenle Roma senatosu 2. Antiokhos'u ölüm cezasına çarptırdı. İ.Ö. 29'da Roma'da idam edildi.
Kommagene son olarak, kısa bir süre için, Kral 4. Antiokhos devrinde bağımsız kalmıştır. 4. Antiokhos I.S. 71'de Roma ordusuna yenildi. Kommagene'nin ağır zırhlı ünlü süvarileri ve muhteşem okçuları "cohortes Comagenorum" adı altında Roma ordusuna dahil edilmek suretiyle küçük Kommagene ordusu lâğvedildi. Gelecekte çıkabilecek isyanlara önlem olarak Kommagene Krallığı'nın yüceliğini hatırlatan binalar ve heykeller yerle bir edildi. Kutsal Nemrud Dağı'ndaki tapınak yıkıldı. Kommagene devrinin kapanışıyla Nemrud sadece dağ rüzgarlarının ve yolunu kaybeden çobanların ziyaretleriyle irkileceği uzun uykusuna daldı.